Kuran’ı Kerim Nasıl Okunmalı?
  • Facebook
  • Twitter
  • 10 Eylül 2020
  • 0
  • 135
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    2 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 5,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -
Abone Ol 

Kuran’ı Kerim Nasıl Okunmalı?

Yüce Allah’ın çeşitli isim ve sıfatlarıyla tanıttığı Kur’ân-ı Kerîm’i okumayla
ve onu anlamayla ilgili Kuran’ı Kerim Nasıl Okunmalı? sorusunun cevabı Tilâvet, Kıraat ve Tertîl’dir.

Tilâvet, Kıraat ve Tertîl Kavramlarının Anlamları

l. Tilâvet

Dilimize “okumak” diye tercüme edilen tilâvet, “lafızlan arka arkaya
dizmek, tekrar etmek, aktarmak, gereğini yapmak, takip etmek” anlamlarına gelmektedir. Tilâvetin “takip etmek” anlamı, Hûd 11/17 ve Şems 91/2’deki telâ fiilinin kullanımlarında da görülmektedir. Bu iki âyetten özellikle Şems sûresinde olanı çok ilginç mesajlar içermektedir. Ay, Güneş’i nasıl takip ediyorsa, Kur’ân’ı okuyan ve kendisine Kur’ân okunan kimse de
Kur’ân’ı takip etmelidir. Bir anlamda onun hükümlerini, ilkelerini, dünya
ve ahiret görüşünü hayatının vazgeçilmezi yapmalıdır. Bu şekilde Kur’ân
okuyan kişi aklım ve gönlünü Kur’ân’ın yörüngesine koyacaktır. Ay’ın
Güneş’i takibinin en önemli sonucu, hem kendisinin aydınlanması hem de
ışığını alıp başka taraflara yansıtmasıdır.

İşte tilâvet denen okuyuşta, bir taraftan Kur’ân’ı takip etmek ve onun
ilkelerini uygulamak vardır; diğer taraftan da onun ışığını alıp insanlığa
yansıtmak anlamı vardır. Işığı yansıtabilmek için önce aydınlanmak gerekir.

Kendisi aydınlanmadan başkasını aydınlatmak mümkün değildir. Bu
nedenle Yüce Allah, insanoğlunun aydınlanmasını Kur’ân ile iletişim şartına bağlamıştır. Demek ki tilâvet, sadece okumak, tekrarlamak veya aktarmak değil, aynı zamanda okunanı uygulamaktır.

2. Kıraat

Kıraat, tilâvetten farklıdır ve ondan daha geniş bir anlam alanına sahiptir.
Çünkü kıraat, tilâvete göre daha entelektüel bir okuma faaliyetidir.
Bu yüzden Kur’ân okunurken Şeytan’dan Yüce Allah’a sığınmanın emredildiği Nahl 16/98’de tilâvet değil, kıraat kelimesi kullanılmaktadır. Şeytan, Kur’ân’ı anlama çabasına yönelik kıraatı saptırır, tilaveti değil.

3. Tertîl

Türkçeye “okumak” şeklinde çevrilen diğer bir kelime de tertildir.
Furkaan 25/32 ve Müzzemmil 73/4’te de geçen bu sözcük, “özümseyerek,
hissederek, yüreğinde duyarak, vahiy ile adeta bütünleşerek yavaş yavaş
okumak” demektir. Buradan anlaşılıyor ki Kur’ân’ı okumak, onu önce diliyle telaffuz etmeyi (tilâvet), ardından anlamayı (kıraat) ve peşinden de sindire sindire okumayı (tertîl) gerektirmektedir.

Şöyle bir sıralama yaparsak bu üç kavramın aralanndaki farkı ortaya
koymuş olacağız: Tilâvet dilin, kıraat aklın ve zihnin, tertîl ise kalbin ve gönlün okumasıdır. İdeal okuma bu üçünü de içermelidir. Çünkü bunlar gerçekleşince onunla aydınlanmış gönül, Kur’ân’ı eylemlere de yansıtacaktır.

Bu üçü de okumanın içinde olmalıdır; bunlardan herhangi biri yoksa
okuma eksik kalır. Bütün bu özellikleri düşündüğümüzde Kur’ân’ı ağır
ağır, yavaş yavaş, hissede hissede, sindire sindire okumanın niçin emredildiği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah,

Müzzemmil sûresinde Kur’ân’ın tertîl üzere okunmasını emretmekte, gerekçesini de vahyin mesaj, içerik ve sorumluluk ağırlığına bağlamaktadır. Aynı şekilde Furkan sûresinde inkârcılara cevap olmak üzere Kurân’ın peyderpey indirilmesi ve tertîl üzere okunması da, gönlün inşası ve motive edilmesi olarak belirlenmektedir. Kur’ân-gönül ilişkisini doğru kurabilmek için Kurân’ı yüzünden okumak yeterli olmaz; onu kalbin derinliklerinde hissederek okumak gereklidir. Yürekten okunan Kurân’ın yürekleri okuyacağında ve hayatı programlayıp inşa edeceğinde şüphe yoktur.

Kuran’ı Kerim Nasıl Okunmalı?

İndirilişi 23 yılda peyderpey gerçekleşen Kurân’ın, okunuş şekli de
kıraat, tertîl ve tilavet içerikli olarak gerçekleştirilmelidir. Sadece fertleri
kendi özel okumalarında değil, İsrâ sûresinde belirtildiği gibi, başkalarına
okunmasında da takip edilmesi istenen yol aynıdır. Kurân, Yüce Allah’ın
istediği şekilde okunursa ölü hayat dirilecektir. Cansız duran dağlar gibi,
insanın ölü olan manevî dünyası manen canlanacaktır. Böylece, Allah’a
duyduğu saygı nedeniyle boyun büküp O’nun yüceliği karşısında küçüklüğünü lisân-ı hal ile ve iradeli seslenişiyle itiraf edecektir.

Yakın geçmişte ve şimdilerde Müslümanların büyük çoğunluğu, Kurân’ı anlamadan veya ölülere okumayla ya da namazları olabilecek kadar
zamm-ı sûreyle yetinmektedirler. Hiç şüphe yok ki, Kurân’ı anlamadan
okumak da, okumasını bilmeyenlerin Kurân sahifelerine bakması da
ibadettir. Ancak bilinmelidir ki, Kurân’ın asıl indiriliş gayesi bu ikisi de
değildir. Asıl gaye, onun nûruyla buluşmaktır. Onun ışığından yararlanmak ise, sunduğu ilkeleri yaşamakla mümkündür.

Kur’ân’ı olması gerektiği gibi okumamak, “şeklen okuyarak” da olsa
maalesef insanımızı ondan hicret ettirmekte, ayrı düşürmektedir. Hz.
Peygamber’in mahşerdeki “Ey Rabbim, kavmim Kur’ân’ı terk edilmiş
bıraktı” şeklindeki şikâyeti, hepimizi çok yakından ilgilendirmektedir. Hem bu şikâyetten uzak kalmak, hem de Kur’ân’ın sunduğu aydınlıkla buluşmak için Yüce Allah bu son mesajına nûr adını vermiştir.

Kur’ân’ın nûrunu tanımayanlar, asıl gerçeği kaybettiklerini fark edemeyenlerdir.

Müslümanlar, başkalarının karanlıklarıyla uğraşıp zaman ve enerji
kaybetmemelidirler. Yapmaları gereken şey, Kur’ân güneşinin doğmasını
sağlamalarıdır. Onun güneşi doğunca, zaten cehalet karanlıklan kendiliğinden yok olacaktır. “De ki: Hakk geldi; bâtıl yok oldu” ifadesinde söylenmek istenen de budur. Müslümanın görevi, hakkın doğmasını sağlamak için çalışmaktır.

Kur’ân’m nûru, kâinata renklerini kazandırmaktadır. O renkleri
fark etmemizi sağlayacak vazgeçilmez değer nûr olduğu için Yüce Allah,
Kur’ân’ın isimlerinden birini de nûr olarak belirlemektedir.

Şimdilerde Kur’ân okuyup da kılı bile kıpırdamayan insanların durumu
şöyle açıklanabilir: Okuyanlar ve dinleyenler metni anlamıyorlarsa
orada tam bir etkilenmeden söz edilemez. Ses güzelliği ve makam incelikleriyle sınırlı kalan okuma ve dinlemeler, asıl mesajın farkına varılmasının önünde maalesef engel olmaktadır.

Kur’ân’ın gönderilme nedeni ve içeriği insanların dikkatine sunulmadan, hakikat yolunda alınabilecek herhangi bir mesafeden de söz edilemez. Hele hele onunla ilişkiyi mezarlıklarda ölülere okumak şeklinde belirleyince esasında sözün bittiği yere geldiğimiz aşikârdır. Akif bu durumu ne de güzel ifade etmişti:

Ya açar bakarız Nazm-ı Celîl’in yaprağına,
Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına,
İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için.

Bu nefis tespitin sonrasında Akif, Kur’ân’la iletişimimizde yaşadığımız
sıkıntının sebebi bağlamında 5 noktayı hatırlatmaktadır: “Sorumluluktan
kaçma, tenbellik, cahillik, tefrika ve ye’s yani ümitsizlik.”

Kaynak: Mehmet Okuyan Kısa Surelerin Tefsiri, 1. cilt s/41

Kuran’ı Kerim Nasıl Okunmalı?

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
Tolga Özşahin: Çok teşekkür...
2020-11-26 23:25:53
2020-11-26 18:29:30
2020-11-15 01:19:23