Kazuo Ishiguro Günden Kalanlar: Kutsaldır Vazife Her Şeyden
  • Facebook
  • Twitter
  • 5 Haziran 2020
  • 0
  • 414
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    3 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 5,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -
Abone Ol 

Kazuo Ishiguro Günden Kalanlar: Kutsaldır Vazife Her Şeyden

Bu hafta yine çok beğendiğim ve etkilendiğim, 1989 yılında booker prize kazanmış, 2017 yılında Nobel Edebiyat ödülü almış  bir kitaptan bahsedeceğim: Kazuo Ishiguro Günden Kalanlar

Zülfü Livaneli’nin Leyla’nın evi romanının son bölümünde kendisiyle yapılan bir röportajda gördüm kitabın ismini. Hemen almalıyım dedim. Sonrasında filmini de izledim. Ne okumaya doydum, ne izlemeye…

Kazuo Ishiguro Günden Kalanlar: Kutsaldır Vazife Her Şeyden

O zaman buyrun bendeki izlenime.

Kazuo İshiguro‘nun 1989’da yayınlanmıs romanı. Bir uşağın ağzından, İkinci Dünya savaşı, Almanlar, haysiyet üzerine fikirlerin, bu uşağın geçmişine uzun dönüşlerle icice kurulmuş hikayesi. Günün kalanı, akşam vakti, hatta gece.

Önce yazarımızı tanıyalım mı? Zira isminden dolayı bir ingiliz kültürü romanını nasıl bu kadar güzel yazabilir diye düşünenler mutlaka vardır aranızda, yazarımızın doğduğu yer Japonya ama doyduğu yer neresi bakalım.

Kazuo Ishiguro

Kazuo Ishiguro japon asıllı bir İngiliz yazar. 1954’te Japonya’da doğmuş ancak 1960’ta ailesi İngiltere’ye göç etmiş, üniversiteyi İngiltere’de bitirmiş ve eserlerini İngilizce yazıyor, ingiliz vatandaşı, yani Japonya ile ilgisi yok. Japonya’ya uzun yıllar sona ancak turist olarak gitmiş. 

Kendisi çok sevimli bir insan, Nobel ödülü açıklandıktan sonra inanamamış, hatta insanlar şaka yapıyor sanmış. Daha sonra BBC arayınca biraz şaşırarak inanmak zorunda kalmış. BBC röportajında “Siz beklemiyor muydunuz ödül almayı?” diye sorulunca, ”Nobel almayı neden bekleyesiniz ki, elbette ki beklemiyordum” diyor. Bu kadar doğallık ve samimiyet kendisine hayran bıraktırıyor.

Bazı yazarların tüm kitapları mutlaka okunmalıdır, Ishiguro da o yazarlardan. Bizimle ilgili hiçbir şey bilmezken yavaşça bir kitaptan çıkıp yanımıza süzülüveren hayalet gibi. Nobel ödülü konuşması bile okurlarına ödül mahiyetinde. (Küçük bir arama-taramayla konuşmasını bulabilirsiniz.) 

Yazarımızın kitaplarının hiçbirinde bizlere çeşitli duygular oluşsun diye özel bir çaba içine girdiğini, kısacası duyguların sömürüldüğünü hissetmezsiniz. Hikayesini oldukça yalın bir şekilde anlatıyor. Kahramanlarının hiçbirine yaşadığı duygunun adını söyletmiyor ya da duygu durumun altını çizmiyor, onu vurgulamıyor; ama siz kahramanın yaşadığı acıyı, hüzünü, kederi çok iyi anlıyorsunuz. Özetle, yaptığı iş usta bir tabu oyuncusunun yasaklı kelimeleri kullanmadan bir şeyi çok iyi bir şekilde anlatmasına benziyor. 

Hala bir kitabını edinmediyseniz en yakın zamanda kütüphanenize eklemelisiniz diyorum ve kitabımızı anlatmaya başlıyorum.

Remains Of Day/ Günden Kalanlar

Hazır olun. İlk cümle ile birlikte akan bir suya ilk adımınızı atıyorsunuz ve kitap boyunca o kadar naif bir şekilde akmaya devam ediyorsunuz ki; o manzaraya İngiltere’nin görülmeye değer yerlerinin yanında, sınıf farklılığı, Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı’nın yaklaştığına dair ipuçları, saygınlık, bağlılık, aşk, hüzün eşlik ediyor.

Kahramanımız Stevens, tam adıyla James Stevenson

Başuşak, üstelik İngiltere’de, butler denen ve soyu tükenmiş, frakı ve her türlü resmiyeti yerinde, bir malikânenin baş uşağı.

O dönemlerde uşak nedir bize o kadar şahane şekilde gösteriyor ki.Kendisi için önemli ve başka herkes için son derece sıkıcı ayrıntılar üstünde dura dura, vazifesinin ne kadar önemli olduğunu anlatıyor.Çünkü o her şeyden önce vazife aşkıyla donanmış biri, kendinden ve yaptığı işten gurur duyuyor.Duygularını disiplinli bir denetim altında tutuyor, onun için olmadığını bildiği şeye el uzatmıyor, birtakım soyut şeref kodlarına karşı gevşemez yükümlülük bağları var. Kişiliği, asla hayatın ve kaderin ona uygun gördüğü üniformanın içinden çıkmıyor.  Darlington malikânesinin uzun koridorlarında, geniş merdivenlerinde, boş odalarında, kilerinin karanlığında ve bahçelerinin yeşilliğinde konuştuğunu duyuyoruz Stevens’ın. Bu ses kitabı okudukça bize eşlik ediyor.

Stevens‘ın hizmet ettiği Lord Darlington‘ın görkemli malikânesinde dünya tarihinin seyrine yön veren toplantılar düzenleniyor. Stevens ve evdeki diğer çalışanlar elbette bu toplantıların kusursuz geçmesini sağlamakla görevliler. Avrupa ve Amerika’dan önemli temsilciler; 1. Dünya Savaşı’nda yenilen Almanya hakkındaki görüşlerini iletirken, bu görüşmelerdeki diyaloglar üzerinden sınıf farklılıkları, demokrasi, saygınlık, değişen politik dengeler, Nazilere bakış açısı da oldukça ustalıkla anlatılıyor. Bu noktada, Ishiguro’nun incecik bir su gibi akan anlatımıyla, İngiliz aristokrasisinin zarafeti ve kibarlığıyla ilgili de hayranla bilgileniyorsunuz. Gelen konukların ağırlanma şekilleri, malikânede gerek lordun gerekse çalışanların birbirleri arasındaki diyalogların tümünden akan kibarlık, birkaç gün boyunca konuşmalarınıza bile yansıyabilir.

Öyle bir sadakat duygusu var ki, Lord Darlington evdeki Yahudi hizmetçileri işten atmaya karar verdiğinde, Stevens efendisinin bu kararını kendi mantık süzgecinden geçirmeden onlara iletmekle yetiniyor. Efendisinin her kararı doğru çünkü. Sorgusuz sualsiz bir teslimiyetle bağlı efendisine. 

Hele bir baba-oğul bölümü var ki, 

1923’te Lord Darlington’ın evinde yapılan büyük toplantıda, toplantının konuklarını ağırlarken üst kattaki odalarda ölüm döşeğinde olan babasıyla başa çıkmak zorunda kalıyor. Ama ne yazık ki misafirlere yoğunlaşmak için babasından feragat ediyor ve babasının son nefesine yetişemiyor. Stevens o âna gururla bakarken benim gibi duygusal okurların da gözünden bir damla yaş süzülüveriyor.

Stevens’ın efendisi yıllar sonra ve çokça yaşanmışlıktan sonra geçmişten tanıdığı Amerikalı bir centilmen olan Mr Farraday oluyor. Efendisi çoktandır hiç tatil yapmamış olan yaşlı kâhyası Stevens’ın bir tatile ihtiyacı olduğuna inanıyor, ona seyahata çıkmasını öneriyor.Stevens bu öneriyi batı İngiltere’de yaşamakta olan Darlington Malikânesi’den eski çalışma arkadaşı Miss Kenton’ı (artık Mrs. Benn’dir) ziyaret ekme arzusuyla birleştiriyor. Seyahat sırasında anlatılan  İngiltere manzaralarında adeta kayboluyorsunuz ve o döneme bir zaman sıçrayışıyla gidiyorsunuz, yeşili, doğayı, gölün kokusunu duyuyor ve o dönemlere susuzluğunuzu hissediyorsunuz. Bu bölümleri okurken dönemin ruhunu taşıdığımı bir kez daha anladım ve yaşadım diyebilirim.

Günden Kalanlar’ın olay örgüsü Stevens’ın Miss Kenton’ı ziyaret için yaptığı bir haftalık yolculuk etrafında dönüyor. Stevens’ın yaşamının ahlaki dökümü bilinçakışıyla veriliyor. Yolculuk boyunca bütün yaşamının zihinsel günlüğü yaratılırken yaşamındaki seçimlere odaklanıyor ve Stevens’in iç sesiyle konuşuyoruz.

Olay örgüsünün büyük bir bölümü, 20 yıl önce Darlington malikânesinde Stevens ve yardımcısı Miss Kenton ile olan ilişkisinin aktarılmasına ayrılıyor.işlenen en önemli tema Stevens’ın görevi ve kişisel arzuları arasındaki çatışmadır. Stevens’a göre saygın bir kâhya, koşullar ne olursa olsun asla görünüşünü ve profesyonelliğini yitirmemeli. Bu nedenle Miss Kenton’a derinden âşıkken bunu itiraf edemiyor, çünkü emrindeki bir çalışana aşık olmak oldukça uygunsuzdur ve aşk dikkat dağıtıcıdır. Stevens’ın dünyasını, itaat, arzuların bastırılması ve sadakat duygularını o kadar içten yaşıyoruz ki.

Okuyanların iç sesi yapma be Stevens diye bir ince sızı olarak akıyor.

Geç de olsa söyle artık, yaşansın yaşanması gerekenler, elinden kayıp giderken yakala şu aşkı, kır içindeki zincirleri, indir kalkanını, bırak kendini, açığa çıkar, konuşulmayanların yükünü taşıma, yarım kalmak zordur, yarım bırakma.Sonra kocaman bir pişmanlık oturur yüreğine, yapma.

Ben yine yazmalara doyamazken burada bir dur demek istiyorum ce filmden bahsetmek istiyorum. Kitabı bitirdikten sonra filmini de izlemenizi şiddetle öneriyorum.

Yönetmen James İvory ve başrol oyuncumuz Anthony Hopkins bizlere, unvanıyla tescilli sofistike adamlar arasında nasıl ayakta kalınabileceğinin, mesleğe bağlılığın ve sadakatin resmini çiziyorlar. Görsel açıdan ihtişamın had safhada olduğu, tablo gibi karelerin birbirini izlediği filmin tadı da oldukça şahane. Filmleri çekilen kitapların filminde aynı lezzeti bulamazken bu filmi oldukça beğendim. Satır aralarında batı medeniyetinin yükseliş gerekçeleri de başarıyla işleniyor. Burjuvazinin yükselişi ve aristokrasinin çöküşüne şahitlik eden filmde insanın muhafazakar yanının nasıl ağır bastığını görüyoruz. 1994 senesinde 8 dalda oscara aday olmuş ama eli boş dönmüş, en büyük şansızlığı Schindler’s List ile aynı sene aday olması bence.

Dipnot: Filmde Lord Darlington’ın ölümünden sonra varisleri tarafından satılan malikâneyi, yıllar önceki büyük ve önemli toplantıda ikiyüzlü ve çıkarcı tavırlarıyla saygısızlık eden amerikalı delege Bay Lewis satın alıyor. Halbuki kitapta başka bir Amerikalı zengin olan bay Farraday satın alıyor malikâneyi. Özellikle bu ayrıntı, bu değişiklik bana anlamsız geldi. Sanki asaleti ile övünen İngilizlere parası ile bir şeyler ispat etmeye çalışan kompleksli Amerikalı mesajları saklı gibi.

Kitapta da filmde de arka planında İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi karşıtı görünen İngiltere’nin aristokratlarının ya da üst düzey kisilerinin savaşın baslarında Nazi yanlısı bir tutumda oldukları anlatılıyor.

Bu yazıya sığmayan zarafeti görmek istiyorsanız, 2. Dünya Savaşı tarihine yön veren olayları anlamak istiyorsanız, dönemin politikasını, hep orada olan ama yok sayılan aşkı derinden hissetmek istiyorsanız Günden Kalanları mutlaka okumanızı ve  filmini seyretmenizi tekrar tekrar tavsiye ediyorum. 

Kalbimizde değil, hayatlarımızda da yaşadığımız sevgilere…

Kazuo Ishiguro ve Günden Kalanlar

Aynur KESKİN / Günden Kalanlar

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM