KAYSERİLİ SEYRANİ’NİN ŞİİRLERİNDE SÖZ SANATLARI-1
Abone Ol 

KAYSERİLİ SEYRANİ’NİN ŞİİRLERİNDE SÖZ SANATLARI-1

19. yüzyıl Aşık Edebiyatının altın çağıdır. Asrın önemli şairleri; Bayburtlu Zihnî, Kayserili Seyranî, Tokatlı Nuri, Ruhsatî, Ispartalı Seyranî, Miratî, Âşık Ali, Derdli, Erzurumlu Emrah, Sümmanî, Celalî, Dadaloğlu, Deli Boran, Zileli Talibi, Âşık Şem’i, Âşık Şenlik’tir.

Bu dönemde Halk şiirinde bir gelişme ve yenileşme görülür. Yeni konular ve biçimler ortaya çıkar. Hecenin yanı sıra aruzla şiir yazmaya çalışan eğitimli ozanların sayısında önemli bir artış görülür. Toplumun hem şiir hem müzik ihtiyacını karşılayan gezginci Halk şairlerinin bu asırda İstanbul, Erzurum gibi kültür merkezlerinde örgütlendiklerini, kendilerine özgü kahvelerde, loncalarda bir araya geldiklerini, karşılıklı şiirler söylediklerini, dolayısıyla bir etkileşim içinde olduklarını görüyoruz. Bu devrin şairleri de büyük ölçüde okur yazar kişilerdir. Bu yüzden Dadaloğlu dışındaki bu isimlerin Divan şiiri etkisinde şiirler yazdıklarını, kalenderi, divani, selis gibi aruzla yazılan yeni nazım biçimleri denediklerini görüyoruz.

Seyranî, 1807’de Kayseri’nin Develi (Everek) ilçesinde doğmuş, 1866’da aynı yerde vefat etmiştir. Medrese öğrenimi görmüş bir kalem şairidir. İstanbul’da bulunmuş, değişik yerleri dolaşmıştır. Türk saz şiirimizin önemli hiciv ustalarındandır. Hem Divan hem Halk tarzı şiirleri vardır. Asıl başarısı heceyle yazdığı şiirlerinde görülür. 

Seyrânî’nin şiirlerinde dikkati çeken diğer bir husus da edebî sanatları başarı ile kullanmasıdır. Kullandığı mecazların çoğu orijinal ve mahallîdir.  Mecaz, söze güzellik, parlaklık, zarafet kuvvet ve canlılık vermek için yapılır. Edebi sanatların çoğu mecazlı söyleyişlerle yapılır. Edebî sanatlar sözün etkisini artırır, söze bir anlam derinliği kazandırır. Bazı söz sanatları ise şiirin ahengini artırır. 

Edebi eser düşünceden çok duygu ve hayale hitap eder. Bu bakımdan, yalın bir ifade ne kadar güzel görünürse görünsün ne kadar kolay anlaşılırsa anlaşılsın, duygu ve hayalden mahrum olması sebebiyle zevkimizi okşayamaz. 

Seyranî eğitimli bir Halk şairidir. Söz sanatlarını bilir ve çoğunu başarıyla kullanır. Ancak Halk şairinin amacı Divan şairlerinde olduğu gibi kelime oyunları yapmak ve hüner göstermek olmadığı için Seyrânî’nin şiirlerinde söz sanatlarının kullanımında bir çeşitlilik yoktur. Onun şiirlerinde en sık kullandığı edebi sanatlar Teşbih, istiare, teşhis, kinaye, tezat, mübalağa, irsal-i mesel, ta^riz, cinas, istifham nida, tenasüb gibi sanatlardır. 

Seyranî taşlamanın Halk Edebiyatındaki en önemli temsilcisidir. Taşlamalarda edebi sanat olarak ta’riz yapılır. “Bir Taşlama/ Yergi Ustası: Kayserili Seyrânî “ başlıklı önceki yazımızda Seyranî’nin taşlamalarını, dolayısı ile ta’riz örneklerini ele almıştık. Bu yazımızda ise Seyrânî’nin şiirlerinde diğer söz sanatlarına örnekler bulacağız.  

Halk şairlerinin, doğal olarak da Seyrânî’nin, en çok kullandığı söz sanatı teşbihtir. Teşbih iki varlıktan zayıf olanı güçlü olana benzetme sanatıdır. Seyrânî’nin teşbihlerinde halk kültürüne özgü özellikler ağır basar. Mesela sevgiliyi emlik (yeni doğmuş) kuzuya benzetmesi böyle özgün bir teşbih örneğidir:

Ey güzeller serfirâzı / Aşkınla çalarım sazı / Senin gibi emlik kuzu / Görmedim ömrüm içinde 

Gül, bülbül benzetmesi ise şairlerin vaz geçemediği ortak bir teşbihtir:

Câm-ı tecelliden teşneyim müle /Akranlığım vardır benim bülbüle /Bülbül meftûn ise dikenli güle /Seyrânî âşıktır bir Allah’ına

Ne hoşça bülbüldür dili /Akıttım didemden seli /Senin gibi gonca gülü /Dermedim ömrüm içinde

Sevgiliyi sunaya, tavusa veya dağ tavşanına benzetmek de Seyrânî’de çok sık görülür:

Güzel senin hüsnün sebep /Olur gören eyler talep /Cennetten mi çıktın acep /Tavus gibi nakışın var

Dağı tavşandır o dilber /Âşıka sayd olmaz ürker 

Sevgili öylesine güzeldir ki gerçek bir insan olamaz, bir melek veya huridir:

Verir bendesine şûru /Aklım aldı gözün nuru /Sandım cennetteki huru /Melek manzarı seyrettim

Şiirde benzeyen zikredilmez de sadece kendisine benzetilen verilirse açık istiare yapılmış olur. Sevgiliden peri diye söz etmek böyle bir istiaredir:

Ne buldum ey peri böyle /Bu rütbe bî-vefâlıkta /Peşîmanlık var mı söyle/ Bizimle âşinâlıkta

Sevgilinin bakışının dikene benzetilmesi ise kapalı istiaredir:

Hışmilen açılan gülin direydim/ Gamzeleri bu sìneme batanı

Bir şiirde birkaç söz sanatının bir arada bulunması doğaldır. Şu dörtlükte teşbih, tezat, mübalağa, kinaye (ikinci dizede) örnekleri vardır. Şair, vefasız sevgilinin yüzünü aya, hasretle çektiği âhını oka benzetir. O ok, Kûh-ı Keşiş’ten (Uludağ) geçtiği halde (mübalağa) sevgiliye kâr etmez.

Hüsne mağrur olma ey yüzü mâhım/ Niceler yokuştan inişten geçti /Kâr etmedi sana feryâd ü âhım/ Tîr-i âhım Kûh-ı Keşiş’ten geçti

Aşkı arıya benzetmek de özgün bir teşbihtir:

Aşkın arısına düşürme telâş/İster isen benden bal kara gözlüm/ Muhabbet dilersen semtimde dolaş/ Dilemezsen gamda kal kara gözlüm

Şiirde birine seslenme sanatına nidâ diyoruz.  Seyrânî, şu dörtlükte yüzünü mabede benzettiği sevgiliye seslenerek aralarındaki alışverişin yani aşkın bittiğini haber veriyor. Kinaye, bir sözün hem gerçek hem mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanılması ama mecaz anlamı kastetme sanatıdır. “Seyrânî bu alışverişten geçti” dizesi böyle ikili bir anlamı içerdiğine göre bu dizede kinaye sanatı vardır:

Benden sana izin ey yüzü mabed /Var kimi istersen eyle muhabbet /Şimden sonra sen sağ ben de selâmet/ Seyrânî bu alışverişten geçti

Şu dörtlüğün son dizesinde de bir kinaye vardır:

Acep güzel sana neyledim bilmem /Sensin bu dertlere saldıran beni /Gözüm yaslı kaldı ağlarım gülmem/ Yok elimden tutup kaldıran beni

Bazı kinayeler örtülü bir iğneleme içerir. Bu yönüyle ta’riz sanatına yaklaşır:

Balık baştan kokar bunu bilmemek / Seyrânî gafilin ahmaklığından.

Âşık Şiirinde âşıklar, deyimlere ve atasözlerine sıkça başvururlar. Özellikle didaktik şiirlerde atasözlerine daha fazla rastlanır. Şiirde atasözlerinden yararlanma sanatına irsal-i mesel diyoruz. “Balık baştan kokar” atasözünü kullanarak şair irsal-i mesel yapıyor. Bu dizelerde kullanılan atasözünde mecazi olarak yöneticilere yönelik bir eleştiri vardır. Bu, bir kinaye örneğidir. İkinci dizede ise şair kendisine veya bu durumu göremeyenlere gafil ve ahmak diyerek ta’riz yapıyor. 

Kinaye bir sözü hem gerçek hem mecaz anlamını düşündürecek biçimde kullanma sanatıdır. Kinayede şair mecaz anlamı kasteder:

Tarlasına haram tohumu eken / Helal mahsulünü biçer mi bilmem

Acı tatlı yenmez olur / Yalan gerçek dinmez olur / Taş çark ile dönmez olur / Hep kesilir sular bir gün

Pervane ışığa tutkun bir kelebektir. Mumun etrafında döner ama çok yaklaşınca kanatları tutuşup yanar. Sevgili aşığın ışığıdır, şair de sevgili uğruna ölümü göze alan bir pervanedir:

Bülbül gibi gülistanda subh u şâm / Bir gül-i şeydânıñn meyyâliyim ben / Kurtulmadım yanıp böyle ben encâm / Şem˙i pervânenin emsâliyim ben

Sanem (put, heykel) benzetmesi Divan şairlerinin de çok sık kullandığı bir mazmun, bir istiaredir.  Put gibi (sanem) güzel sevgilin yüzü güneştir, aydır, ateştir

Sevgilin saçı ise darağacının urganıdır. Şiirde “dâr” sözcüğü genelde Hak aşığı Hallacı Mansur’a bir telmihtir:

Ey sanem rûyun görenler nâra teşbih ettiler/ Zülfüne bende olanlar dâra teşbih ettiler

Sevgilinin gerdanı ve göğsü için yapılmış üç güzel teşbih. Sevgilinin sinesi dağın karına, gerdanı gümüşe veya güzel kokular saçan kâfura benzetilmiş:

Ol muteber sinen kühsârda kar mı/ Yek nazarda etti bendeni mecnun

Nazar kılmak için ol sîm gerdana/ Alışmak mı yeğdir alışmamak mı

Gerdanı kâfura benzer / Bir nazar kıl zer-nişana / Gerdanı amber-feşana

Benzetmenin iki temel öğesinde (benzeyen ve kendisine benzetilen) yalnızca birinin verildiği diğerini bulmanın okuyucunun yorum gücüne bırakıldığı yarım benzetmelere istiare diyoruz. Sevgilin bakışını kılıca (tiğ) veya oka (tîr), kaşlarını yaya benzetmek şairlerin sık kullandığı bir mazmun, bir istiaredir:

Yanağı gül saçı sümbül / Âşıklara etme gönül / Sineme vurdu tığını / Sabrına olmaz tahammül 

Seyrânî’nin şiirlerinde sevgilinin güzelliği tasvir edilirken güzelliğinin Allah’tan geldiği belirtilir; sevgili güzellikte meleklere, perilere, gonca güle, emlik kuzuya, tavus kuşuna benzetilir. Gül, gonca, servi, ceylan, kılıç, sümbül, servi, keman (yay) gibi bir dizi teşbih-i beliğ örneğiyle yüklü bir şiir:

Lebleri gül çeşmi ahu/ Tığ-ı müjgân keman ebru/ Dökmüş ruhsara kâkülü / Unutma saçı sümbülü/ Ver içelim cam-ı gülü / Bu edalar sende iken / Servi kaddi nev civanım/ Gel benim gonca fidanım

Seyrânî de şiirlerinde sanatlı söyleyişlere sık sık başvurur. Ancak Seyrânî’nin kullandığı söz ve anlam sanatları, dilin doğal söyleyiş kuralları çerçevesinde, anlamı zora sokmadan yapılan sanatlardır. Şairin amacı hüner göstermek, söz oyunları yapmak değil anlamı güçlendirmek veya soyut kavramları somutlaştırmaktır. Mesela şu dizelerde âşık, bazen oradan oraya göç eden bir turna bazen de viraneleri mesken tutmuş bir baykuştur. Çünkü içindeki aşk ateşi Cehennem ateşinden farksızdır.

Düzemedim durna gibi katarım / Viranlarda baykuş gibi öterim / Ben aşkın nârına yanar tüterim/ Hayrettedir tamu nârı özüme

Telmih, herkesçe bilinen bir olayı, bir hikâyeyi, bir ayet veya hadisi kısa ip uçlarıyla hatırlatma sanatıdır. En yaygın şekliyle aşk hikayelerine ve peygamber kıssalarına telmih yapılır. Yusuf ile Züleyha kıssasına yapılan bir telmih örneği:

Aşkın şarabına agular katdı / Bunca aşıkların lezzetin tatdı / Yusuf’u ihvanlar bir pula satdı / Mısr’a sultan oldı tüccār elinden

Şu dizelerde de aynı kısaya telmih vardır. İkinci dizede sevgilinin yüzü Leyla’ya benzetilerek teşbih, bu sözcük siyah, esmer anlamını da düşündürerek tevriye, yapılmış. Son dizede ise  zülfün zincire benzetilmesi kapalı istiaredir:

Yūsuf gibi Züleyha’dan / Yüz çevirmem o Leyla’dan / Kurtuluş yok bu sevdadan / Bend itdi zülfi telinden

Seyrânî’nin ilahî aşkı konu alan şiirleri de çoktur. Şu dizelerde Hz. Peygamber’in yüzündeki nuru, Allah’ın Cemâl ismiyle beraber kullanır. Bu nur, kendisine bezm-i elestte Cenâb-ı Hakk’ın cemaliyle yaşanan ilk hayranlık ve aşkı hatırlatır. Kaş yaygın bir mazmun olan mihraba benzetilir. Son dizede ise güçlü bir mübalağa vardır:

Cemâlin câmi’ün-nûr kaşın mihrâb sandım ben / Sücûd ettim yüzüne bakmağa senden utandım ben / Fakat alnım delindi secdeden kalktım usandım ben

Halk şiirinin usta sanatçılarından olan Seyrânî de şiirlerinde aşk ve sevgili konularına yer vermiştir. Bu eserlerinde, bazen gerçek bir sevgiliye bazen de hayalî bir sevgiliye seslenirken, dinî şiirlerinde ise ilahî aşkı işler. İlahî aşkı ele aldığı şiirlerinde sevgili, Allah’ı temsil eden bir karakter olarak karşımıza çıkar. Gönül ise Allah’ın evidir, yıkmamak gerekir:

Kalbîni dar tutup sıkma Seyrânì / Rıza’yı Bari’den çıkma Seyrānì / Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrānì / Elinden gelürse ˙imaret eyle

Âşık kıskanç olur. Sevgilinin ilgisizliği onu kahreder. Şair, sevgilinin saçını telleri sayısınca aşıkı olduğunu söyleyerek mübalağa yapar:

Teninde mûylerinin sayısınca âşıkı vardır/ Beni didârına lâyık bir âşıktan hesâb etmez

Seyrânî, şiirlerinde yaşadıklarını, hissettiklerini coşkun bir şekilde dile getirmiştir. Gurbet, sıla, aşk, tabiat, hiciv, din ve tasavvuf şiirlerinde sıkça kullandığı temalardır. Seyrânî, şiirlerinde hayatı, aşkı mahallî söyleyişlerle ve benzetmelerle somutlaştırır, yeni imgeler oluşturur. İmge, “Kişinin, gözlemlediği, algıladığı nesneler, olaylar ve nitelikleri kendi zihninin süzgecinden geçirerek oluşturduğu, şiire aktardığı tasarımlar”dır. Şu dizelerde Seyrânî, Tanrı’yı çobana, dünyayı bir kirmende veya iğde eğrilen yün yumağına benzeterek özgün bir imge oluşturur: 

Bir çoban elinde dünya bir kirmen/ Misali yün eğirip ip arar hemen/ Hiç keyfince çatal iğli değirmen/ Unundan ağzına dokunur mı tad

Aynı kökten türemiş kelimeleri bir arada kullanma sanatın iştikak denir. Şu dizelerde hallak ve halık ile eser ve müessir kelimelerinin bir arada kullanılması bir iştikak örneğidir. “Kaf nun (kün/ol) emriyle” sözü kâinatın ve ruhların yaratılışına bir telmihtir:

Kaf nûn emriyle halk etti Hallâk / Seyrânî Hâlık’ın esrârına bak / Nazargâh-ı Hüdâ basmadan ayak / Bir tenhâ makamda pinhân idim ben

Müessirle eser birdir gözümde/ Meal-i Huda’yı buldım özümde

İnsan olmayan varlıklara insan kişiliği kazandırma sanatına teşhis, onları konuşturma sanatına intak diyoruz. Seyranî’den bir teşhis ve intak örneği;

Kırlangıç der ki konarız biz çimene/ Azimet eyleriz Hind’e Yemen’e / Yaşarız dünyada biz iki sene/ Üç yaşına girmek yok bizde elan

Tecahül-i arif şairin çok iyi bildiği bir gerçeği bilmez görünmesi sanatıdır. Çoğu zaman soru sorma sanatı istifhamla birlikte kullanılır. Dörtlükte ayrıca zayıf bir cinas var:

Gülden mi aldın rūyındaki bu alı / Bilmezem bu kimin evlādı âli/ Ya Mehemmed ya Bekir’dir ya Ali/ Bunlar olsun ehl-i İslam’da edene

RECAİ KAPUSUZOĞLU

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM