Hayalinizdeki Tasarımlar,  Üreticiden Evinize
Bir Yalnızlık Üssü
  • Facebook
  • Twitter
  • 24 Haziran 2021
  • 1
  • 94
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    1 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 5,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -
Abone Ol 

Bir Yalnızlık Üssü

Ruhumu örüyordum kendi ipimle. Atılan her bir ilmeğin yalnızlığımı büyüttüğünü bildiğim hâlde sürekli örüyordum. Bir ağ partisi ise dünya; ben örümcek şevkiyle kendimi örmenin, yermenin, sevmenin o sessiz telâşını yaşıyordum her gün…Kahvemi taşırıyordum bardaklardan, cezveler sıraya giriyordu süt beyazlığında bir yaşamaklık için. Yaşamı kahve tadında anlamlandırmak için belki de…Yalnızlık tütüyordu bacalarımdan, biliyordum kalabalık bütün ruhların, benim kadar yalnız olduğunu…Beynimde kalabalık, ruhumda yalnızlık büyütüyordum, tıpkı sizler gibi, sizler kadar…Bir kozadan farksızsa hayat, ben kozaları devire devire büyüyordum. “Kaçıncı kozasal evrimim bu ve kaçıncı kanat çırpışım göğe, artık saymıyordum?”

Titrek bir haziran gecesinde, ruhum yalnızlık üssünde, yüreğimdeki yıldızları sayıyordum. Yüreğim sadece benim gezegenimdi ve odalarında ruh yordamıyla, anılarımı tarıyordum. Beni ben yapan geçmişimi…Yaşarken aşırı titiz davranmadığım anılarımı mahsensi odalara, hatırlamayı en sevdiklerimi ise yürek gezegenimin orta yerine yığıyordum her sabah…Ayrıştırılacak ne çok anı var diyordum bazen kendi kendime…Geçmiş her şeyiyle benim zihin ve yürek arşivimdi ve sadece benim yüklediğim şeylerin bir bütünüydü…Bazen bir buğday gibi rüzgâra karşı savuruyordum beni üzen ne varsa, çerçöp, sap samanı ayrıştırma derdinde… Bazen de her şeyi dağınık bırakıp kapıları hızlıca kapatıyordum, rüzgâr içeri girmesin diye…

Bir bakıyordum ruhumun odalarında ağlayan da benim, hiç yorulmadan odadan odaya koşan da benim ve terk eden, edilen de yine ben… Evimin ortasından göğe hıçkırıklar fırlatıp ardından da gülücüklerini bir balon gibi göğe uçuran, yaşamak denilen o enerjiyi bir uçurtma gibi göğe üfleyen sadece ve sadece bendim… Göğe uzanırken, bulutları azmiyle ittiren, her bulutu bir dua ile yağmura çeviren, ruhumu saran yalnızlık üssümden başkası değildi, artık çok ama çok iyi biliyordum… Üssümü ziyarete gelenlere tek kişilik olduğumu ve ancak ikiliği bırakıp, tek olmayı bilen ruhlara yetecek kadar yerim olduğunu söylüyordum. Bir lokma yüreğin ne rekâbete, ne hırsa ve kıskançlığa ve ne de insansızlığa tahammülü yoktu, olmayacaktı da…

Yalnızlık üssümde hiç durmadan şarkılar çalıp söylüyordum. Attığım her bir çekirdek bin günebakan olup karşıma dikiliyordu…Elimden tutan işte, harflerden toprağa attığım tohumlardı ve gün gün büyüyorlardı… Kimisi çiçek olup güzel kokular yayıyorlardı evrenime. Kimisi ağaç olup, gölgelik oluyordu yürek yangınıma ve dibinde geçmişimi dinlendiriyordum. Kimisi ağaçlardan yontulup baston oluyordu elime ve kelimelerimle yürüyordum. Bastonu kalem olmak ya da kalemine yaslanmak yalnızlığımı anlamlı kılıyordu böylece…Sonra öyle bir an geliyordu ki parkeler şiir oluyordu, patika yollar, etraftaki otlar ve kuşlar kalabalığım, sularca taştığım…

Ne çok sevmiştim diyorum dışımdaki kalabalığa, ne çok yeniden başlamıştım, ne çok yalnızdım ve ne çok bendiniz siz de yalnızlık üssümün etrafında…Harflere egzersiz yaptırırken ben ve bu yazıyı okurken sizler…Ruhumun tekliğini kabulleniyordum bir an geliyordu… Küçük Prens’ ten önüme düşen o güzel cümle ile büyüleniyordum yeniden… Çünkü diyordum, yalnızlığı ilmek ilmek ördüğüm o ruh, benim ruhum… Bir sürü aynı ruh içinde aşka sürdüğüm, yokuşlarda yürüttüğüm, kalabalığa sevdalandıkça, kulağını büküp inzivaya çektiğim işte o ruh, benim ruhumdu…

Bir sabah vakti henüz şafak sökmeden, ezan sesiyle ruhu raks eden, günaha düşünce dalından koparılmış bir çiçek gibi boynunu büken, benim ruhumdu. Sürgünlüğünü yemek niyetine çiğneyen, yutkunamayıp gizli gizli âh çeken, ötelere düşler, özlemler, ölümler büyüten yeniden dirilmek için her gece, işte benim yalnızlık üssümdü… Ruhunun kilolarından, bedeninin kilolarına takıntısal geçişler yapan, kulağını etrafına bir açıp, iki kapayan, sürekli tartan, kiraz bulunca saplarını kulağına nasihat niyetine küpe yapan da beni ben yapan yalnızlık üssümden başka bir şey değildi…

Haziran bile üşüyorsa ve don vuruyorsa toprağa tutunmaya çalışan ne varsa, ben de toprak değil miydim ruhum? Üşüyecektim, donacaktım ama hayata tutunacaktım, moraran yapraklarımı yeşile çevirip. Yalnızlık üssüm bir renk cümbüşüne dönüşecekti günbegün… Mor, yeşil, ak ve kırmızı… Ya sizler, yalnızlığımı süsleyen insanlık? Önce insan mı, insanlık mı? Yalnızlık mı, yoksa karanlık bir kalabalık mı?

Sabah olunca yeniden pencerelerini açacaktık odaların. Ruhumuzu havalandıracaktık ezberlenmiş rutinler sarmalında…Önce evimizi mi, ruhumuzu mu toplayacağımızı düşünecektik belki bir bulut geçişi gibi, kısa ve anlık? Sonra düşüncemizi yoracaktı, düşüncesizlik…Kalkıp bir çay koyacaktık belki ocağa…Sıcak ve dumanı tüten bir şeyler olmalıydı elbette hayatta… Ruhumuzu toplamayı erteleyecektik belki bir müddet daha. Mutfakta yıkanmayı bekleyen bulaşıklar, ütülenmek isteyen birkaç gömlek, asılmayı bekleyen bir sepet çamaşır. Aş isteyen bebekler… Dışarıda yapılmayı bekleyen işler… İyi ki Allah’ la randevumuz var, iyi ki yalnızlık üssü var… Bir kahve gibi doldurup taşırdığımız ruhlarımız. Açlık ve yalnızlık ruhumuzda var. O hâlde kurt olmaya gerek yok. Bir lokma yüreğimiz var madem, yürek yemeye hiç gerek yok… İllâ yiyeceksek, elma yiyelim. Birisi al, birisi yeşil, üçüncüsü aşk… Konu neydi Efendim?

Bir yalnızlık üssü şarkısı… Ruhsal kurtlanma. Kurtsal ruhlar… Kurt dökenler ve deşenler… Siz de ekleyebilirsiniz… Bütün yalnız kurtlar adına… Aşkla ama hep kendi üssünüzde kalın!

Şule Meryem Canpolat Şimşek

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

1 Yorum

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM