Yâ Hakk Bâkî, Entel Bâkî
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • 29 Temmuz 2020
  • 6
  • 281
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    8 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 4,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -
Abone Ol 

Yâ Hakk Bâkî, Entel Bâkî

Gamına gamlanıp, olma mahzun,
Demine demlenip, olma mağrur,
Ne dem bâkî, ne gam bâkî, yâ Hû!

Yâ Hakk Bâkî, Entel Bâkî

(Okuyacağınız hikayemin seslendirme videosu yazının altındadır.)

İnsan hayatında, dönüm noktaları vardır. Seçim yapabileceğimiz ve ilahi olarak belirlenmiş eşikler. Ya yukarıya çıkışı, ya aşağıya inişi başlatır. Ömrümü, işimde ki başarıya adamıştım. Sabah büyük bir heyecan ile uyandım. Yeni iş anlaşmamız için büyük finale, saatler kalmıştı. Bugünkü öğlen yemeği ile imzaları atacak, tesisimizi yabancı ortaklarımızın sermayesi ile entegre hale getirip, dünya çapında işler yapacak duruma gelecektik.

Babadan kalma tesisimiz için, zamanında çok emekler dökülmüş, sıfırdan büyük bir çaba ile bu konuma getirilmişti. Babacığım, anasız babasız büyümüş, anneannesinin emeği ile askerlik çağına gelmiş, askerlik dönüşü de anne dediği anneannesini kaybetmişti. Hayatını yazsam roman olur derler ya, öyle bir hayat mücadelesi işte. Kendisi gibi yetim ve öksüz büyüdüğü can dostu ile sıfırdan başlamışlardı iş hayatlarına. Öğreten yok, destek olan yok, elinden tutan yok. Ama kimseye gerek yoktu, der babam, Allah olsun yeter. O öğretir, o destek olur, o elinden tutar ise her şey güzel olur. 

Allah, en güzel Vekildir, en güzel Velidir.

Cami avlusunun yanında, derme çatma bir barakada başlayıp, atölyeye dönüşen bir ekmek kapısı ile imrenilecek bir tesis kurmuşlardı. Ortağının, bir süre sonra elini eteğini çekip iç dünyasına dönmüş, kendisini daha fazla hak arayışına adamış olduğunu anlatırdı. Babacığım ise, hak arayışını, halk arasında yapmış, yüzlerce kişiye ekmek vermeye devam etmişti. Çalışanının emeğinin karşılığını hep tam verdiğini anlatır, benimde öyle olmam için nasihatler verirdi. Kazandığının büyük kısmını, eline geçer geçmez ihtiyacı olana dağıtırdı. Verdiğim zaman artıyor evladım, derdi. Paylaşmak, güneşe ışık atmak gibidir, ben bir avuç atıyorum, güneşin ışıklarına karışıyor, çoğalıp geri dönüyor. Bu neden ile daha fazla atabilmek için, daha fazla çalışıyorum.

Hakka yürüyüşünün ikinci senesi doldu, dün. Bende son saatlerinde, emanetini devraldığım noktadan daha ileri seviyeler taşıyacağıma söz verdim.  Çalışma odası, bıraktığı gibi durur hala. Bu sabah toplantıya gitmeden, odasının kapısını vurarak girdim. Hep böyle yaparım. Kapıyı vurmadan içeri giremem. Burası onun mabedi gibiydi. Çalışmalarını, hesaplarını burada yapar, şükrünü duasını burada rabbine sunar ve namazını da burada eda ederdi. İçerisi hep aynı kokar. Babam gibi. Geçtim, sandalyesine oturdum. Hiç değiştirmediği, tahtadan sandalyesinin kolçaklarına dokundum. Bu sandalyede otururken, çalışırken ne sıkıntılar, ne sevinçler yaşamıştır, kim bilir diye düşündüm. Gözlerimi kapattım bir süre, anı yakalamaya çalıştım. Masasında duran, eski çerçevelerdeki resimlere tek tek gözlerim kaydı. İlk atölyesi, çalışma arkadaşları, canlı gibi bakıyorlardı bana.

Yâ Hakk Bâkî

Fotoğraflar ne ilginçtir? Zamanının durduğu an gibi. Sanki canlanıverecekler gibi. O an yaşıyorlardı, şimdi yoklar. Bir gün bende sararmış bir fotoğraf olacağım. Kim bilir kimler, şu anda benim baktığım gibi bana bakacaklar dedim. Benim içinde güzel insandı diyecekler mi? Masanın üzerinde ki köstekli saatini, uğur getirmesi için yanıma almaya karar verdim. Elime aldım, öptüm, kokladım, hala çalışır vaziyetteydi. Antika eşyalara bayılırım. Ama babamın köstekli saati gibisini hiç görmedim. Kapağı tam bir sanat harikası, el işçiliği ile yapılmıştı.  Arkasında,  5 Ağustos 1971 tarihi, yine el işçiliği bir yazıyla yazılmıştı. En altta, sanki yarım kalmış bir yazı vardı, belli belirsiz. Masasının üzerindeki büyüteci aldım, “Yâ Hakk Bâkî “ yazıyordu. Bugün 5 Ağustos 2020 idi ve ben işimde büyük bir atılım yapacaktım. Kalbim çarptı, bunu bir işaret kabul ettim. Cebime koydum ve toplantıya yetişmek için yola çıktım.  Yazının anlamını ise, merak bile etmedim.

İstanbul’un en lüks otelinin, boğaz manzarasına bakan bahçesinde masa ayırtmıştım. Misafirlerimizden önce otele ulaşıp, masaya gururla oturdum. Heyecanımı yatıştırmak için, şahane boğaz manzarasını seyre daldım. Yabancı misafirlerimiz geldi, yemeğimizi yedikten sonra hararetli bir toplantı yapıp, imzalarımızı attık. Şimdi, keyif kahvesi içme vakti gelmişti. Yabancı misafirimizin gözleri bir anda bir noktaya takılmıştı. Baktığı noktaya döndüm. Bir meczup deniz kenarına gelmiş, tamda bizim masaya doğru yere oturmuş, bize bakıyordu. Otel görevlileri hızlıca gelip, manzarayı bozmasını engellediğini düşünerek, kolundan tutup götürdüler. İçim acıdı.

Aynı zamanın içinde, ne farklı hayatlar yaşanıyordu.

Misafirlerimiz, vedalaşarak anlaşmanın mutluluğu ile masadan kalktılar. Biraz daha oturmak, başarımın tadını çıkartmak istedim. Oldu babacığım! Yolunda ilerliyorum bak! Gökyüzüne doğru döndüm, kalbimle martıları selamladım. Gözlerimi biraz daha aşağıya kaydırınca, aynı meczubun, aynı yerde benimle göz göze geldiğini gördüm. Gözlerimin ta derinine baktığını fark ettim. Kahvemden bir yudum aldım. Yan gözle tekrar baktım, hala bana bakıyordu.

Bugün çok keyifliydim, keyfimi yeni ortaklarımla paylaşmıştım. Neden bir meczupla paylaşmayayım ki dedim. Babam olsa öyle yapardı. Onun kadar iyi kalpli bir insan daha tanımamıştım. Garsona elimle işaret ettim, hemen geri döneceğim dedim. İçimden, bugünkü sadakam olur diye düşündüm. Ne kibirliyiz değil mi? Birine bağış yaptığımızı düşünürüz. Bağış, daha üst mertebedekinin daha alt mertebedekine yapabileceği bir şey. Ama biz parayı mertebe olarak gördüğümüz için, sadakayı biraz da gururlanarak veririz. Oysa biz, sadece hediye edebiliriz, öğrenecektim.

Hızlı adımlarla dışarı çıktım, meczubun yanına gittim. Gelir misin benimle? Dedim, sana güzel bir öğle yemeği ısmarlayayım. Gülümsedi. Hiç itirazsız kalktı. Önümde ağır adımlarla yürürken, üstüne başına gözüm takıldı.  Ayağındaki lacivert plastik önü açık terliklerinin, kenarı yırtılmış ve kırmızı bir iplikle dikilmişti. Ayakları ve tırnakları tozdan kirlenmişti. Göğüs hizasına kadar çektiği, gri renk eskimiş ve üç beden büyük olduğu belli olan kumaş pantolonunun beline, her yeri soyulmuş bir kemer takmıştı. Üstünde ki gömlek ise, belli ki bir beden küçüktü. Bazı düğmeler kopmuş, bazıları iliklenmiş bazıları ise iliklenmemişti. Hemen hemen aynı yaşlardayız belki de dedim, ama yüzündeki çizgiler, ellerinin üstü kırış kırıştı. Saçı sakalı birbirine karışmış ama gözleri masmavi ve deliciydi.  

Otelin kapısından girince, karşılama görevlisi koşarak geldi. İsmimle hitap etti saygıyla, ama yanımdaki adama saygısızca baktı.

-İçeriye alamayız, üzgünüm efendim, dedi.

-Nasıl alamazsınız? Benim misafirim dedim ve yürümeye devam ettim. Yanımdaki adam eğilmiş bükülmüş ve sanki küçücük kalmıştı. Bu otelin sahibi eski dostumdur ve tüm iş yemeklerimizi burada yeriz. Yanıma hızlıca daha yetkili biri koşturarak geldi.

Saygıyla, önüm de ceketini ilikledi.

-Hemen ekmek arası yaptıralım dedi, ama içeri alamayız efendim. Bugün, saygın müşterilerimizin iş yemekleri var, sorun olabilir.

-Ne olur, iştahları mı kesilir? Dedim, sert bir ses tonuyla. Benim misafirimdir kendisi, en az prestijli müşterileriniz kadar da saygındır. Masamıza geçtik.

Tam karşıma oturdu. Saçlarının en tepesi görünecek şekilde, başını öne eğmişti. Ellerini, masanın altında birbirine kenetlemiş sıkıyordu. Öyle sıkıyordu ki, kolundaki damarları patlayacak gibi şişmişti.

-Rahat ol! Dedim. Başını kaldır! Benim misafirimsin. Ne yersin?

Kısık bir sesle, sıcak çorba ve bir bardak su diyebildi.

-İstediğini yiyebilirsin dedim, çorba ile başlayalım o zaman.

Garsonun tuhaf bakışlarına aldırış etmeden, bir tas mercimek çorbası sipariş ettim. Kafasını kaldırmadan, çorbasını içmeye başladı. Yarısına gelince bıraktı. Elini açtı verdiği nimetler için duasını yaptı, doydum ben gideyim artık, dedi. Ama ben onunla biraz sohbet etmek istiyordum. İki çay söyledim, lavaboya gitmek için izin istedim, kalktım. Hızlı adımlarla birkaç dakika içinde geri döndüm. Ama masada yoktu, gitmişti. Masanın üzerinde üç adet demir bir lira bırakmıştı. Otelin kapısından hızlıca çıktım, arkasından baktım yoktu. Hesabı ödedim, her zaman yüklüce bir bahşiş bırakan ben, meczubun bıraktığı üç lirayı, bahşiş olarak bırakıp bir daha asla o otele gelmemek üzere çıktım.

Çok keyifli olmam gerekirken, tatsızlaşmıştım. Aramızda ki fark neydi. O meczup, ben akıllı mıydım? O acınası biri, ben saygı gösterilecek biri miydim? O fakir, ben zengin miydim? O kirli, ben temiz miydim? Ben servet değerinde ayakkabılar giydiğim için saygın, o plastik terlik giydiği için düşkün müydü? Allah, bana mı iltimas geçmişti, ona mı?

Arabama binmeden, boğazın kenarında bir banka oturdum. Neden bu kadar gücüme gitmişti? Neden boğazımda, yutkunmama engel olan bir yumru oluşturmuştu? Arkadaşlarla kutlamaya gidecektik. Vazgeçtim ve eve döndüm. Uzun uzun düşündüm. Tatsızlığım gitmemişti. Erken yatmaya karar verdim.

Gözlerimi kapatır kapatmaz, uykuya daldım.

Taşlı çakıllı topraklarda, dizlerimin üzerinde sürünüyordum. Aç, susuz ve çok güçsüzdüm. Takatim hiç kalmamıştı. Ağaçlar kupkuru, toprak kupkuru, hava koyu gri renkte bulutlarla kaplıydı. Kötü bir koku kaplamıştı çevremi. Tuhaf gıcırtıya benzer sesler, kulaklarımı tırmalıyordu. Gözümün önünde upuzun belli belirsiz bir köprü belirdi. Işıkları göğü bile aydınlatan son model bir araba, tozu dumana katarak geldi, tam önümde durdu. Kapısı açıldı. Beyaz takım elbiseli, saçları modern kesimli ve taranmış, mis gibi parfüm kokan bir adam indi. Işığından gözlerim seçemiyordu. Elimden tuttu, kaldırdı. Aç mısın? Gel benimle! Arabaya bindik, hiç konuşmuyorduk, kafamı kaldırıp bakamıyordum.

Böyle bir araba ömrümde hiç görmemiştim. Uzun köprüden çok hızlı geçtik. İlerlerken, bulutlar sanki bahar havasına döndü.  Kuş cıvıltıları sanki arabanın içindeydi. Kafamı kaldırmadan, gözlerimi arabanın ön camından dışarıya çevirdim. Yemyeşil bir göl önümüzde uzanıyordu. Şahane bir mimari ile her biri doğayla uyumlu binalar, gölün etrafına sıralanmıştı.  En gösterişli olanın önünde durduk. Kapılar otamatik açıldı, dışarı çıktım. Adam sessizce önümde ilerliyordu, ben ise arkasında zor zahmet yürümeye çalışıyordum. Şahane bir evin bir kapısından girdik, göle açılan diğer kapısından çıktık. Üstüme başıma bakmadan, önümde eğilerek beni buyur eden hizmetkarlar, masaya kadar eşlik etti. Bembeyaz taht vari koltuğa oturdum. Adam ise tam karşıma geçti. Kafamı ilk kez kaldırdım baktım. Evet, oydu! Bugün gördüğüm meczup, tam karşımda oturuyor, delici mavi gözleri ile bana bakıyordu. Sadece gülümsüyordu.

Gözlerine hipnoz olur gibi baktım.

Kulaklarım tıkandı, uğuldadı, gözlerimde dünya helezon oldu döndü, vücudumun her yerini ateş kapladı. Gözlerim tekrar yavaş yavaş görmeye başladı. O an itibariyle gördüklerimi anlatma ihtimalim yok. Böyle bir muhteşemlik karşısında, titremeye başladım. İrkilerek yataktan fırladığımda, hala titriyordum. Gecenin saat üçüydü. Yüzümü yıkadım, kendime gelmek için balkona çıktım. Ama titremem bir türlü geçmiyordu, yavaş yavaş kulaklarımın uğultusu gitti. Sabah güneş doğana kadar hiçbir şey düşünmeden boşluğa bakabilir mi bir insan, o akşam baktım. Her zaman hayranlıkla izledim manzarayı, hiçbir şey düşünmeden sadece seyrettim. Beynim boşalmıştı sanki. Bugün yaşadıklarımdan, derinden etkilendim diye düşündüm. Rüyalarıma giren meczubu ise kesinlikle bulmalıydım, karar verdim.

Gün tamamen doğunca hızlıca evden çıktım, otelin yakınlarında aramaya başladım, çevredeki esnafa sordum. Arada geldiğini ama nerede yaşadığını bilmediklerini söylediler. Uzun süre aradım ama bulamadım. Arabama binip, umutsuzca eve dönmeye karar verdim. Otoparka doğru yürüdüm. Arabamın kapısın açtım, bindim. Geri geri çıkarken, dikiz aynamdan otoparkın kapısında, yere çömelmiş aynı mavi delici gözleriyle bana bakan meczubu gördüm. O kadar heyecanlandım ki arabayı yanlışlıkla, stop ettirdim.  Arabadan inip hızlıca yanına koşar adımlarla yürüdüm. O kadar sevinmiştim ki anlatamam. İlk konuşmamız şöyle oldu.

-Her yerde seni aradım, nerelerdesin sen, neden kaçıp gittin?

-Arayan bulur derler, neden arıyorsun beni?

-Seni, rüyamda gördüm dün akşam.

-Dün akşam mı? Dün değil miydi o.

Anlamadığını düşündüm.

-Dün beraber yemek yedik ya, akşam da seni rüyamda gördüm.

Gülümsedi. Sakin sakin konuşmaya devam etti.

-Bende seni dün rüyamda gördüm, bana otelde çorba ısmarladın, dedi.

Kafam karıştı bir anda.

-Hayır, hayır, o rüya değildi, dedim, gerçekti. Akşam gördüğüm rüyaydı.

-Hangisi rüya sen nereden bileceksin dedi. İspatla desem, ispatlayabilir misin? Şu anı da gerçek sanıyorsundur sen, uyanmadan nereden bileceksin?

Ayağa kalktı, yürümeye başladı.

-Çorba borcum var sana, seni doyurmak benimde boynumun borcu, istersen gel benimle, ödeyeyim ve ödeşelim, diyerek yürümeye başladı.

Arkasından yürümeye başladım, hiç itirazsız. Hiç konuşmadan, uzun süre yürüdük. Nerede yemek yiyeceğiz diye soramıyordum, alınır, incinir diye endişe ediyordum. Dışarıdan bakıldığında garip bir görüntümüz vardı. En pahalı marka kıyafetim ve son moda ayakkabılarımla bir meczubu takip ediyordum. Terliklerini sürüye sürüye önümde yürüyordu. Takılmış peşine gidiyordum. Gece gördüğüm rüyam aklıma geldi, arkasından aynen böyle yürüyordum ama kılık kıyafetimiz tam tersiydi. Bir mezarlığın yanında ki ara sokağa girdik. Ürkmeye başlamıştım.

Korkma! Dedi sakince ve yürümeye devam etti. Eski mimaride bir caminin yanına geldik. Hemen karşısında, mezarlığın giriş kapısı vardı. Kapıdan girdi ve yürümeye devam etti. Duraksadım, dönse miydim acaba?  Yüksekçe yapılmış mezarlık duvarına, arkası verilmiş barakacığa girdi. Barakanın önünde durdum, bekledim. Küçük iki tahta tabure ile çıktı, otur dedi. Tekrar içeri girdi. Elinde getirdiği bir parça ekmeği ikram etti.

-Manzaram seninkine benzemez ama daha gerçektir, afiyet olsun dedi. Sessizce yedik.

Bir konu açmalıydım. Ama ne konuşacağımı bilemedim.

-Babam dedim, çok iyi insandı. Çok da başarılı. Onun bıraktığı tesisi daha iyi hale getirmek için, ondan daha başarılı olmak için toplantı yapıyorduk o gün. Seninle çorba içtiğimiz gün var ya işte o gün imzalarımızı attık.

-Rüyanı mı anlatıyorsun? Hayırlara çıksın o zaman dedi ve devam etti. Benim babamda çok iyi insandı ve çok başarılıydı. Bende ondan daha başarılı olmak için hep çalışıyorum ve şimdilik buradayım. İşte bak şu karşıda ki mezarda bedeni, ama başarılarını yanına aldı ve Hakka gitti.

Cebinden bir köstekli saat çıkardı, saatine baktı. Hava kararmadan git istersin, korkarsın buralarda dedi ve gülümsedi. Saati dikkatimi çekti. Bakabilir miyim dedi? Hep bakıyorsun zaten dedi, bakıyorsun ve anlamıyorsun? Aptallaşmış gibiydim. Saati aldım. Cebimde ki babamın saatini çıkarttım. Birebir aynı saatti. Hani bazen ani bir olay veya korku yaşar ya insan, kanının bir anda buz kestiğini hisseder. Anlık. Aynen öyle oldu. Buz kesildim. Nasıl yani, bu babamın saati ile aynı saat? Arkasını çevirdim, 5 ağustos 1971 yazıyordu. Altındaki, yazıyı okumaya çalıştım. Entel Bâkî yazıyordu. İki saati yan yana getirdim, Yâ Hakk Bâkî, Entel Bâkî yazdığını gördüm. Ama bu nasıl olur? Beynimin nöronları birbiri ile iletişime geçemiyordu. İşaret parmağı ile gösterdiği mezarın taşında ki yazıyı görünce, bir kez daha buz kestim. Mezar taşında;  Yâ Hakk Bâkî, Entel Bâkî yazıyordu.  Altında da babamın can dostu, ortağının ismi.

Aynı yazıyı, babamın vasiyeti üzerine taşına yazdırmıştık.

-Yoksa baban, babamın ortağı mı! Sen! Sende onun oğlu musun! Derken, kekeledim. O an beynimdeki nöronlar çok hızlı birbiri ile iletişime geçti, geçti ama tüm bağlantılar sanki birbirine karıştı.

Ortağının oğlunun, şu an yaşadığı durumu görüp, vicdan muhasebesinde savruluyordu düşüncelerim.

-Babam, senin babanın ortaklığı bozup ayrıldığını anlatmıştı. Ama tüm haklarını, teslim ettiğini biliyorum. Neden bu durumdasın?

-Ne varmış durumumda? Sen nasıl babanın başarılarını devam ettirdiğini düşünüyorsan, benim çabamda o yolda. Bak karşıda ki camiyi görüyor musun? İşte orda başlamışlar ilk. Mezarıda tam karşıda. Bende tam ortasındayım. Babam, tüm varlığını dağıttı. Hiç olmayı seçti. Mutlu yaşadı. Ama benim payımı ayırmıştı. Bende kendime iş kurdum. Senin gibi pahalı kıyafetler, pahalı ayakkabılar giydim. Bir gün mezarını ziyaret ettiğimde, üzerinde ki yazıyı ilk kez derin derin düşündüm. Her şey fani idi, tek baki olan Hakk’tı. Varlığı yok ettim, yokluğun içinde yokluğa yol aldım.

Anlatmak istediklerini hala anlayamıyordum.

-O zaman ben yanlış yolda mıyım? Dedim

-Bunu ben bilemem dedi. Herkesin yolu farklıdır. Varlığın içinde, yokluğu seçebilirsin, bu da bir yoldur. Varlığını, ona ulaşmak için bir yol olarak da tercih edebilirsin. Yapabilirsen tabi, kolay değildir. Amacına, başarının odak noktasına Hakkı koyarsan olur. Amacının, başarının odak noktasına parayı koyarsan olmaz. Baban böyle bir insanmış. Anlatırdı babam. Varlığını Hakk yoluna sevk etmeyi bilirmiş. Ölene kadar görüştüklerini bilirim. Baban varlık içinde Hakk yolunu, benim babam yokluk içinde Hakk yolunu benimsemiş. Birlenmişler. Ortaklıkları, yeni hayatlarında da devam ediyordur, eminim. Varlığın içinde tefekkür edebiliyorsan, ne ala. Ben burada sürekli tefekkürdeyim. Benim fıtratım bu. Senin fıtratın ne? Ona bakmalısın. Ben yokluğun içinde yokluğu seçtim, sen varlığın içinde yokluğu seçebilecek misin? Seçebilirsen bak bu çok makbul.

-Nasıl öğrenebilirim dedim? Bana öğretir misin?

-Dedim ya, herkesin fıtratı ve yolu farklıdır. Gerçek öğretmene sor dedi.

-Kim? Dedim

-Rab dedi. Rab sıfatıyla her şeyi öğreten, baş öğretmen.

-Kitabımızı okuyorum dedim, ama daha önceki peygamberlerden bahsediyor, bazen anlayamıyorum.

-Kitap kime geldi? Dedi.

-Bize dedim.

-O zaman, hepsi sensin dedi.

-Nasıl yani dedim.

-O zaman dinle! Dedi.

Sen, onun sözünde geçen, bütün ayetlerin, bütün kıssaların, bütün emirlerin, bütün peygamberlerin özetisin ve sözlerinin muhatabısın. Sadece etten bir bedene sahip oldan, paranla o bedeni donatan, paranla o bedenin isteklerine cevap veren bir varlık değilsin. Bunun dışında şuurlu bir varlık olduğunun farkına varan ADEM’sin.  Bu şuura sahip olabilirsen, beden ülkeni yönetebilen, bu rüya alemin de edindiklerinle, Allah adına iş görebilecek bir HALİFE’ sin. Rüya aleminin sahte görüntülerinin dalgalarından kurtulmak için, kalbindeki birlik yani tevhid gemisini yapıp, boğulmaktan kurtulup, kurtuluşa eren NUH’sun.

İlminle, tefekkürünle ruhunu besleyip kelamınla insanları davet edebilecek olan MUSA’sın. Cehaleti ile rüyada olmadığının farkına varan, ruhunu ölü haldeyken dirilten, ölü halde olanları diri hale geçirebilecek, Hakk kelamını üfleyebilecek İSA’ sın. Sen vücud beytullahındaki, Allahlık taslayan putlarını tevhid ve aşk kılıcı ile yıkabilecek ALİ’ sin. İnsanlara, desteğini uzatabilecek, sıkıntılarını giderebilecek, derdine derman olabilecek HIZIR’ sın. Sen cahillik ve ego ateşinin Nemruduna meydan okuyabilecek ve yanmayacak İBRAHİM’ sin. Sen istersen, çaba sarf edersen, dünyevi ve ahiret aleminde en yüksek tekamül ve bilinç boyutuna ulaşabilecek MUHAMMED’ i şuura erebilecek olansın.

Sana bu şekilde kitabımızda geçen tüm ayetleri ve muhatap gördüklerini sıralayabilirim. Hepsinin muhatabı sensin ve sana hitaptır. Açıp, birde böyle oku. Bunun yanında, Şeytan’da sensin, Nemrut’ ta sensin, Firavun’ da, Kafir, Münafık  hitabı ile seslendiği de sensin. Üzerine yemin ettiği de, Lanet okuduğu da sensin. Güneş’ te sensin, Ay’ da sensin, Yıldızlar’ da, Kainat’ ta sensin. Öyle şerefli bir ruhsun ki, dilediğini seçip özgürce giyinebilme hürriyetindesin. Ya da sadece beden elbiseni giyer, süsler, yaşar, ölür ve elbiseni çıkarırsın.  ADEM bile olamazsın. Bu yol ADEM’ likten MUHAMMED’ liğe uzanan bir tekamül yoludur. Beden elbiseni çıkartmadan önce hangi mertebede kalırsın, bilinmez. Ama en azından, şuurlan ve ADEM ol derim. En azından, kainatın çekirdeği olan ve her zerresinin içinde bulunduğu, beden elbisenin ve dünyaya gönderilmiş olma lütfunun, hakkını ver. Baki olan sadece ALLAH’ tır. Her şey fanidir. Bilinç merteben ve Hakk yolunda yaptıkların hariç.

Yâ Hakk Bâkî, Entel Bâkî, bunu unutma, ve derinliğini araştır.

Bizim de birlenmemizden sonra, Meczup zannettiğim dostum, yokluk içine yok olmaya devam etti, şanlı bir yol. Bende varlık içinde, yok olmak ne demek, idrak etmeye kendimi adadım. En azından şimdilik ADEM’ lik boyutuna yükseldiğimi düşünüp, mutluyum. Beden elbisemi çıkartmaya ne kadar kaldı bilinmez. O yüzden yolum uzun, süre kısıtlı. Doğarken, kum saatimiz çevrilmiş bir kere, son kum tanesine kaç tane kaldı? O zaman, hep beraber diyelim;

Gamına gamlanıp, olma mahzun,
Demine demlenip, olma mağrur,
Ne dem Bâkî, ne gam Bâkî, ya Hû! 
*

Yâ Hakk Bâkî, Entel Bâkî

* Yavuz Sultan Selim’in sözü mü? Muhibbi’ nin sözümü bilinmez, ama ikisine de selam olsun)

Yerin üstünde olan herkes fanidir. Ancak senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin Zatı, Bâkî kalır.”(Rahman, 55/26-27)

Sizin elinizdekiler tükenir, ama Allah’ın elinde olanlar Bâkî dir.” (Nahl, 16/96)

Aşk ile Hû

Neşe UYGUN

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

6 yorum

    • Hangisi gerçek, hangisi öykü? Hangisi rüya, hangisi rüya içinde rüya? 🙋‍♀️ Teşekkürler

  1. Ne zamandır bu yazıyı doğru zamanda okumaya niyet ettiydim, yine güzelce dövdün beni.
    Sen dövdükçe ben UYANIYORUM canım Neşe’m.
    Tüm tüylerim diken diken oldu.
    İlmine, gönlüne, fayda sağlamak için çarpan o güzel yüreğine ve kalemine sağlık.
    Aşk ile HÛ.
    ♥️♥️♥️♥️♥️🙏

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM