Rüzgardan kanatlarım var benim
Abone Ol 

Rüzgardan kanatlarım var benim

Canım arkadaşım Melda ÇÜÇEN’ in, muhteşem sesiyle can verdiği öykümün linki, aşağıdadır. İsterseniz okuyun isterseniz keyifle dinleyebilirsiniz…

Rüzgar

Rüzgar, pencereme tokat gibi vuruyor, kavuşmayı bekleyen yolcuları taşıyan trenin düdüğü gibi uğulduyordu. Severim ben bu sesi. Çocukluğumdan beri beni, kendi iç yolculuğuma döndürür. Rüzgarın senfonisini, bir süre dinledim. Yatağımdan doğruldum, derin bir nefes aldım, uyandırana, yeni bir günün şansını verene şükrettim. Dolapta yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Biraz yiyecek alışverişi yapmak için giyinip, dışarı çıktım. Yolumu biraz uzatıp, çamlık parkın içinden yürümeye başladım. Rüzgar, yüzüme vurdukça aymamı sağlamıştı.

Uğultusu kulaklarımda yankılandıkça, bir şarkının melodisini duyuyor gibiydim. Çamlığın içinde, sakin sakin yürürken, her şeyin bir yaratılış sebebi var diye düşündüm. Ağaçların, kuşların, taşların, güneşin, rüzgarın, insanın. Her şey aslına merkezdedir, yerli yerinde. Merkez Efendi primin dediği gibi. Bir banka oturdum, doğanın ritmini izleyerek, sabah meditasyonuma başladım. Derin derin nefes al, nefesini tut, şimdi bırak. Tüm hücrelerinde, aldığın nefesi hisset. Oh! Rahatlamış, ferahlamış hissediyordum.

Gözlerimi açtım.

Havada süzüle süzüle, bir naylon poşetin uçtuğunu gördüm. İnsan bazen çevreye ne kadar zararlı oluyor diye, hayıflandım. Tüm sabah ferahlığım, sokağa atılan naylon poşet ile bozulmuştu. Bir süre naylon poşetin, sağa sola savrulmasını rüzgarın uğultu ritmiyle beraber izledim, sanki dans eder gibiydi. İşte dedim, bu naylon poşetin hiç bir anlamı yok. Öyle miydi gerçekten? Gördüğümüzü sandığımızın arkasında, görmediğimiz ne çok şey var, ah bilebilseydik. 

Rüzgarın etkisi ile, kah yerde sürükleniyor, kah havada dalgalanıyor, sanki dans ediyordu. Bir süre naylon poşetin, ahenkle süzülüşünü,  bazen çok hızlı savrulmasını, bazen yavaş yavaş yere süzülmesini, bazen yerde sürüklenmesini, bazen de aniden havaya yükselmesini izledim. İlginçtir ki poşeti izlemek, beni dinginleştirmişti. İşe yaramaz dediğim poşet, bana birazda insanı hatırlatmıştı. İnsanda ki yalnızlık korkusu gibi. Garip gelebilir, poşete bir kişilik vermiş ve yalnızlığına dair acıma duygusu hissetmiştim. Kimsenin umurunda değildi, hatta değersiz görülen bir naylon parçasıydı, ama ahenkle kah yerde kah gökte ritimle süzülüp dans ediyordu. Rüzgar onu değerli görüyordu, yalnız değilsin der gibi eşlik ediyor, birlikte dans ediyorlardı. Bende onlara ruhumla eşlik ettim bir süre, sanki bütünleşmiştim.

Yapayalnız poşet, esen rüzgar ile geldi, benimle tanışmak ister gibi, ayağımın dibinde durdu. Tam da o anda, telefonum çaldı.

Arayan arkadaşımdı.

Burayı görmelisin diye hayranlık dolu bir ses ile telefonda haykırıyordu. Şahane bir manzara var burada, keşke sende gelseydin ve görseydin, doğa harikası bir yer. İnsanlar deli gibi eğleniyor. Sen ne yapıyorsun?

Ben dedim, birkaç saniye sessizlik oldu, yalnız bir poşet ile rüzgar eşliğinde dans ediyorum. Şahane bir manzara görmen lazım. Gülümsedim.

Sana söyledim çok çalışıyorsun, bu tatile gelip kesinlikle dinlenmen lazım senin dedi. Endişeli ve acıyan bir ses ile söylemişti.

Hiçbir şey demeden, telefonu kapattım. Yapmam aslında böyle nezaketsiz bir davranışı, ama yaptım. Naylon poşeti ve benim hissettiklerimi aşağılamış gibi geldi, yaptığımdan hiçte pişman değilim diye düşündüm. Telefonu komple kapattım.

Ne demişler; Allah isterse el getirir, yel getirir, sel getirir. Allah istemezse el götürür, yel götürür, sel götürür.

Duygularımıza, sahip olduklarımıza, yaşadıklarımıza baktığımızda özün, en küçük ayrıntıda gizli olduğunu görürüz. Çok ince bir çizgidir, bizi genelden ayıran. Ben yalnız poşetin kimsesizliğine, değersizliğine, itibarsızlığına üzülmüştüm. Durdum, düşündüm. Gerçekten yorgunluktan mıydı? Hayır değildi, ben kimsenin bakmadığı bir pencereden bakıyordum o an. Yaşayacaklarımın sebebi belki de bu yalnız poşet ve baktığım bu pencere olacaktı, kim bilir?

Ayağıma dolanan poşeti aldım. Ağzı tek düğümle düğümlenmiş, içi boş gözüküyordu. Hayır, içinde bir şey vardı. Düğümü açtım. Mavi renk üzerine el işlemeleri olan bir fular içinden çıktı. Biri eskilerini atmış olmalı, işe yarayanları almış sadece bu fular kalmış diye düşündüm. Fuları elime aldım. Kenarına beyaz simli iplikle birçok kanat ve küçük kuşlar işlenmişti. Kim bilir, kimin boynunu süslemişti? Bu boynundayken nelere kahkaha attı, nelere ağladı, nasıl bir yaşanmışlık vardı acaba geçmişinde? Kenarında, el ile işlenmiş bir etiketi fark ettim. “Kaf dağının ardındaki Zümrüdüanka” yazıyordu.

Ne afilli marka adı seçilmiş, dedim. Ben bunu atamam, bugün yalnız poşetimin dansı ile bana geldi, yıkarım, paklarım saklarım. Poşetin görevi bitmişti. Onu çöp kutusuna artık dinlenme vakti diyerek gönderdim, mavi fularımı aldım cebime koydum. Alışverişimi yapıp eve döndüm. Fularımı yıkadım, kuruttum. Bilgisayarıma gelen, iş maillerimi kontrol ettim, eksik işlerimi tamamlamak için dosyalarımı açtım. Ama aklım, mavi fuların yaşanmışlığındaydı. Hani bazen olur ya, anlamsız sandığımız bir şeye takılırız. Bir harekete, bir söze, bir yazıya, bir resme. Aslında bazen gereklidir. Rutin hayatımızın içinde, pencereler açabilir. Bende fulara takılmıştım.

Acaba “Kaf Dağının Ardındaki Zümrüdüanka” etiketli fular, sevgiliye hediye edilen aşk dolu bir hatıra için miydi?

Böyle bir marka, hiç duymamıştım. Butik bir işçilik olabilir dedim. İşlerime devam etmeye çalıştım. Ama aklım yine fulara takılmıştı. Artık teknoloji çağındayız dedim, belki bir şeyler bulurum. Bende kendime özel bir fular yaptırırım. Arama motoruna yazdım, çıkanlar Zümrüdüanka efsanesi ile ilgiliydi.  Hiçbir şey bulamamıştım. Bir naylon poşetin içinde atılmış bir fulardan, neden böyle merak uyandırıcı bir sonuç beklemiştim ki? Ama ben böyleydim, her şeye anlamlar yüklerdim, her şeyin bir anlamı olduğunu düşünürdüm. Ama insanların geneli öyle değildi. 

Her şeyi anlamsızlaştırmanın yoğun olduğu bir zamanda, hep beraber sürüklenip gidiyoruz. Birikmiş işlerimi hafifletmek için tekrar dosyalarımın içine gömüldüm. Telefonuma, bir sosyal ağ üzerinden satın almak istediğim ürünün, cevap bilgisi geldi. İşe verdiğim dikkatim yine dağılmıştı. Dikkatim dağılırken, ayrıntıda kalan düşüncemde de bir ışık yanıvermişti. Bu sosyal ağ üzerinde satış yapan, butik bir marka olabilir miydi? Arama butonuna yazdım ve birkaç saatlik arama sonucunda, bingo! bulmuştum. Kişiye özel, el işçiliği yapan, butik bir hesap. Acaba tesadüf olabilir miydi?

Hemen fuların resmini attım, bu sizin ürününüz mü? Cevabın gelmesini heyecanla bekledim. Beklerken, kalktım kahve yaptım, içtim. Kafam dağılması için okuduğum kitabımın, kaldığım sayfasını açtım.

Sayfanın başında aynen şöyle yazıyordu.

“ Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. Rabbim her şeyi zamanına göre yazmıştır. Ve İNŞALLAH derse yakaran, İnşa eder, YARADAN.

Telefonuma hızla gelen cevap mesajının uyarısı aniden heyecanlandırmıştı. Mesajı açtım.

Yoksa, kaybettik mi? Lütfen kötü bir haber olmasın. Cevaba şaşırmıştım.

Merhaba, ben bu fuları bir poşetin içinde buldum, çok beğendim, size aynısından yaptırmak istiyorum, dedim.

Bir sonraki mesaj, bir telefon numarası ve “beni arayabilir misiniz? ” notuyla geldi.

Ne yapacağımı bilemiyordum, farklı bir hikayenin içine girmeme ramak kalmıştı. Bir süre düşündüm ama aramaya karar verdim.

Telefonu açan bir kadındı, kusura bakmayın dedi, resmi görünce heyecanlandım. Ben kişiye özel el işçiliği yapıyorum, aynısından yapamam. Özellikle bu fuların aynısından yapamam. Bu çok özel birisi için yapılmıştı.

Sabah yaşadıklarımı anlattım, bunun bir anlamı olabileceğini ve tesadüf olamayacağından bahsettim. Yaptığı kişinin, özel bir hikayesi olup olmadığını sordum. Romantik bir aşk hediyesi miydi yoksa?

Kadının sesi duygusallaştı ve titredi. Keşke öyle olsaydı, dedi.

Eşimin rahatsızlığında, hastanede bir anneyle tanıştım. Doğuştan tek ayağı olan, küçük bir kızı vardı. Yaşadığı son rahatsızlıktan dolayı sağlam olan ayağı da kesilmek mecburiyetinde kalınmıştı. Kızının tek hayalinin, doğuştan olmayan ayağının, tekrar çıkması olduğunu anlatmıştı. Diğer ayağı da kesilince ağlayan annesine; “Üzülme anne, belki kanatlarım çıkar” dediğini duyunca çok etkilenmiştim. Ona mavi bir fular işledim, üzerine kanatlar ve gökyüzüne uçan kuşlarla, bu deseni işledim. Adresine gönderdim. Resmi görünce çok heyecanlandım, o neden ile kötü bir şey olduğunu sandım. Hikayeyi anlatmamın sebebi, aynısından yapmak istemeyişimi anlamanız içindi. Size, sizi anlatan bir işleme yapabilirim dedi.

Bana adresini verebilir misiniz dedim heyecanla, onlarla tanışmak istiyorum.

Bu doğru olmaz dedi, müşterilerim hakkında da bilgi vermem, hiç doğru değil.

Ama o küçük kız için, yapabileceğim bir şey olup olmadığını bilmem lazım dedim.

Kadın ısrarlarıma rağmen kabul etmedi. O gün, herhalde en az on kez arayıp yalvarmışımdır. Kadın sonunda iyi niyetime ikna oldu ve adresi verdi. Çığlık atmak istedim, telefonu kapatana kadar çığlık atmamak için elimi ısırdım. Akşam olmak üzereydi ama ben adrese hemen gitmek istiyordum. Aynı şehirdeydik. Arabama atladım. Yarım saatlik mesafedeki adrese, ulaştım. Orta halli, nezih, dört katlı bir binaydı. Apartman görevlisinin ziline bastım. Görevli kapıyı açtı, aradığım kişileri sordum. Onlar buradan taşındı. Daha doğrusu taşınmak zorunda kaldılar. Eşi kalp krizinden vefat edince, kirayı ödeyemediler. Kızı yürüyemediği için, kadın zaten çalışamıyordu. Ev sahibi, kapının önüne koydu. Adreslerini bilmiyorum, dedi.

Bulamamanın hayal kırıklığını yaşıyordum. Yüzüm uyuşmuştu. Beynime kan gitmiyordu. Bayılacak gibi oldum. Hikayem burada sonlanamazdı. Döndüm, giriş basamaklarını iniyordum ki, aşağıda bir gecekondu mahallesi var, gitseler gitseler oraya giderler diye, arkamdan seslendi. Kaynayan beynime, buzlu su dökülmüş gibi ayıldım bir anda. Döndüm, neden elinden kimse tutmadı? Dedim, haddim olmayarak. Herkesin kendi sorunu kendine yetiyor, kim kimin umurunda ki dedi, yüzsüzce. Kızmadım. Kızmaya hakkım yoktu. Haddimi bildim. Ben ne kadar çevreme ilgiliydim ki? Hava kararmıştı. Sabah erkenden aramak için tekrar gelmeye karar vererek, eve döndüm.

Aklımdan, anne ve kız hiç çıkmıyordu.

Yatağıma uzandım. Bu sabah, rüzgarın sesi ile mutlu uyanmıştım. Bir naylon poşet ile hayatımın içinde, bir perde aralanmıştı. O perde yavaş yavaş aralanırken, hayatımın içine başka bir sahne, başka bir dünya açılmıştı sanki. Uyuyamadım. Döndüm durdum. Sabaha karşı dalmışım. Yatağımın kenarında ki pencereye konan kuşun, camı gagalaması ile uyandım. Kalktım hemen yem koydum. Uçtu gitti. Yanında tek ayağı olmayan yavrusu ile geri geldi.  Mamalarını yediler, onları ağlayarak izledim. Ama öyle böyle bir ağlama değil. Kalktım. Elimi yüzümü yıkadım. Beklememeliydim. Kahvaltı bile etmeden, yola çıktım.

Gecekondu mahallesine gelmiştim. Şehrin göbeğindeki şatafatlı yaşantıların içinde, yaşam koşullarının bu denli kötü olduğu bir yerin olması, ne üzücü. Görmüyoruz. Hayır, görmek istemiyoruz. Belki yanından geçerken, bakmıyoruz. Sanki, zenginliğimizi bizden alacaklarmış kaygısı gibi. Sanki, arabamıza zarar vereceklermiş hissi gibi. Kimiz biz? Ne aşağılık bir durum. Tasvir etsem, görmeden oradaki yoksulluğu anlayamazsınız. Arabamın ön kaputuna konan bir kuş, biraz daha ilerlerken hiç uçmadı. Durdum. Mahallenin muhtarına gidip sormak en iyisi diye düşündüm. Sordum. Ama bilmiyordu. O da bilmiyordu işte. Çaresiz hissettim. Geldim ben Allah’ım, yardım et lütfen, bulmadan dönmeyeyim, dedim. Yaa canlar, böyledir bu işler. Çareyi, sadece Allah’a bağlarsanız yardım anında gelir her zaman. 

Kolunun altında bir ekmek sıkıştırmış, yırtık terlikleriyle ağır ağır yürüyen bir kadın yaklaştı. Arabaya elini dayadı, nefeslendi. Elim kirli değil, korkma dedi. Öyle utandım ki böyle düşünmesinden. Ben öyle bir izlenim veriyordum demek ki? Olur mu öyle şey? Dedim. Halini hatırını sordum. Aradığım kişiden bahsettim. Tanıyorum dedi. Avaz avaz ama sessizce, içimden bir çığlık attım.

Askıda ekmek alır her gün oda benim gibi. Dertleşiriz bazen. Şu sokağı dön, karşına çıkacak sağdaki ilk ev dedi.

Sokağın dönemecine geldim. Elektrik direğine yaslandım. Bacaklarım titriyordu. Kalbi titrer mi insanın, benim kalbimde titriyordu.  Bir kadın, sokağın başında ki çöp kutusunun içinden alel acele bir şey aldı. Hızlı adımlarla yürüyerek, dört tahta direğin naylonla sarılmış olduğu derme çatma barakaya giriverdi. Burada ev falan yoktu. Sadece tahta direklere kirli naylon sarılmış, bu baraka vardı. Sanırım burası olmalıydı.

Neden suçluluk hissediyordum peki. Suçlu muydum? Eğer kalbimde, bu duyguyu hissediyorsam, suçluydum. Hepimiz suçluyduk. Okurken kalbinizde sizde hissettiyseniz, suçlusunuz. Eğer hissetmiyorsanız o zaman vay halinize.

Kapısına geldim. Burada nasıl yaşanır ki? Yazın neyse, ama ya kışın? Ürperdim. Kapıdan seslendim, kimse çıkmadı. Kalın kirli naylondan, kapı niyetine yapılmış perdeyi araladım. Namaza durmuş bir kadın, aralıktan göründü. Şak! Diye bir tokat hissettim yüzümde. Sert, ağzımı yüzümü, tersine çevirecek bir tokat. Tokat atan kimse yoktu tabi. Ruhum, bedenime okkalı bir tokatı, gördüğüm sahne ile yapıştırmıştı. Namazının bitmesini sakince bekledim. Düşündüm. Düşünemedim. Şükür için hep sahip olduklarımıza bakarız değil mi? Ne sahte bir durum. Kenarda var nasıl olsa, kolaydır şükretmek. Olmadığı zaman şükür edebilmek ise hiç idrak etmedim bir durumdu. Biraz sonra, ağzını eşarbı ile kapatmış, güzel gözlü bir kadın perdeyi araladı.

Korkma kardeşim korkma! Tanrı misafiri kabul eder misin? Dedim.

Neden korkayım kardeşim, bir canımız var, o da Allah’ın zaten, gel buyur, dedi.

Yerde, çöpten alındığı belli olan eski bir halı, yine köşede eski bir sünger yatak, bir tüp, birkaç tabak ve bardak. Tabağın içinde, biraz önce çöpten aldığı belli olan yarım domates, yarım salatalık. Tüm varlık bundan ibaretti. İçerisi yine de tertemiz gözüküyordu. Kadın, bir karton parçasını aldı, yatağın kenarına yaydı, bakkaldan aldım yenidir, buyurun oturun. Yatak temizdir ama olsun içiniz rahat etsin dedi. Kendimi neden bu kadar ezilmiş ve küçülmüş hissediyordum. Yatağın kenarına sessizce oturdum, kartonu üzerinden alarak.

Ay! Diye bir ses ile irkildim. Yorganın altından, sapsarı saçlı küçük bir kızın kafası çıkıverdi. İşte, bulmuştum onları. Küçük kızın yıldız yıldız gözleri, boynuma taktığım mavi fuları görünce, güneş oldu parladı. Hemen çıkardım, uzattım.

Sanırım bu senin, dedim. Bunu getirmek için geldim. Yattığı yerden doğrulmaya çalıştı.

Sen mi buldun? Sevinci bir anda hüzne dönüştü gözlerinde. Senin olsun, artık istemiyorum. Ben hayallerimle beraber onu bir poşete koydum ve rüzgara verdim. Anlamı yok artık benim için dedi. Güzel gözlerine gece çöktü, buğulanıverdi. Hikayesini tam bilmememe rağmen, mutlu olması için hemen bir öykü uydurup anlatmaya başladım.

Bir sabah, rüzgar eşliğinde, bir naylon poşetle dans ediyordum. Rüzgar dünya güzeli ve her hayali Allah tarafından duyulan, bir küçük kızdan bahsetti bana.

Rüzgar ile konuşabiliyor musun sen de? Diyerek, sözümü heyecanla kesti.

Tabi ki konuşabiliyorum dedim, hatta birlikte dans bile edebiliyorum.

Bende edebiliyorum dedi. Hem de, gökyüzüne bile çıkıp uçabiliyorum, kuşlar gibi. Bazen yerde yürüyüp koşuyorum, bazen gökyüzünde kanatlanıp süzülüyorum. Ama geçen gün çok ağladım, bunlar sadece hayal kendine gel dedim, sen bunları asla yapamazsın, bacakların yok. Bir poşete, uğurlu fularımı koydum, al bunu götür, artık istemiyorum dedim rüzgara. Rüzgar aldı gitti.

Hah! Tamam işte! Rüzgar, senin boşu boşuna ağladığını söyledi bana. Artık onunla dans etmediğini anlattı. Allah’ın senin dualarını kabul ettiği ve hayallerini gerçekleştireceği zamanın artık geldiği gün, böyle bir şey yaptığını söyledi bana. 

Gözleri bir anda kainata dönüştü, küçük kızın. Çekti beni içine, gözyaşlarının okyanusunda yüzdük beraber. Annesi olanları sessizce ve ağlayarak dinliyordu. Kalktım. Sarıldım kadına. Sımsıkı sarıldım.

Özür dilerim, dedim.

Neden dedi?

Boşverin, dedim.

Küçük kıza döndüm. Haydi bakalım şimdi başlıyoruz, hazır mısın? Rüzgarla yolladığın hayallerini almaya gidelim. Fuları boynuna taktım. Annesi sessizdi. Anneyle, birkaç dakikalığına kapının önüne çıktık. Yapmak istediklerimi anlattım. İçeri girdik. Küçük kızı kucağıma aldım, yarım bedeni kuş gibi hafifti, evden almak istedikleri birkaç parça eşya yanımıza aldık.  Kapıdan çıktığımızda, rüzgar uğultulu bir şekilde yüzümüze vurdu. İkimiz aynı anda, rüzgara göz kırptık.

Aradan altı ay geçmişti. Yine arkadaşım telefonda beni arıyordu, açtım.

Görmen lazım manzarayı, 14 saatlik uçak yolculuğuna değdi. Burası bir cennet, kendimi cennette uçan bir kuş gibi hissediyorum, dedi.

Hiç sanmıyorum dedim. Kendini böyle hissetmen, gerçek anlamda mümkün bile olamaz.

Anlamadı. Bu sefer yüzüne kapatmadım. Anlatsam, yaşamadan anlayacağını da sanmadığım için sadece, sonra görüşürüz dedim. Çünkü bu anı hiçbir şeyin bozmasını istemiyordum.

Çığlık çığlığa, şen kahkahalar atıp, rüzgarla dans eden küçük kız, yanıma geldi. Elimi tuttu. Ellerimizi, mavi fuları ile bağladı. Birlikte, rüzgar ile  beraber dönmeye başladık. Süzüldük yeryüzünde, kanatlandık gökyüzünde. Kapattık gözlerimizi, rüzgarın uğultusu da melodi oldu, eşlik etti bize. Kanatlanmak, cennette uçmak böyle bir şey olabilirdi ancak. Annesi ellerini açmış duaları ile bize eşlik ediyordu. Dualar, surete bürünmüştü sanki etrafımızda dönüyordu. Mevlana pirimi, kalbimde andım. Haktan geleni, halka vermek, cezbeye kapılmak, kalbinin aşktan, merhametten patlayacak gibi olması ne demek anladım. İşte o zaman gerçekten semah etmek ne demek onu da bildim.

Geçen altı ayda neler mi yaşandı?

Cennet gibi bir sahilden almak istediğim hayalimdeki evin parasıyla, cennet gibi duygular satın aldım. Küçük kızın iki bacağına protez yaptırdık. Hem de, üzerinde bir sürü kanat ve uçan kuş detayları olan, özel tasarımlı protezler. Artık yürüyebiliyor, koşabiliyor. Sırrımızın ortağı, rüzgarla beraber danslar yapıyoruz sık sık.

Bana yakın, yüksek binaların en üst katında, bir artı bir daire aldık, annesi ile yaşıyor. Küçük kız, balkona çıktığında, bulutlara değdiğini ve uçabildiğini hayal ediyor. Bazen beraber, balonlar yolluyoruz gökyüzüne. Dileklerimizi yazıyoruz balonlara. Dileklerini yazarken sadece bana ve sırdaşımız rüzgara söylüyor. Biliyorum, bir gün hayalindeki meslek olan, doktor önlüğünü de giyecek. Mavi fularını ise bana hediye etti. Boynumdan hiç çıkartmıyorum. Çünkü bu mavi fular, dilekleri gerçekleştirebiliyor, biliyorum. Her şey, anlamların ayrıntılarına bakmaktan geçiyor, anlamları okumaktan, en önemsiz şeyin altında bile hazinelerin olabileceğini bilmekten. Bir de mucizelere ve dilekler inanmaktan. O dileklerin muhatabı olan Allah’a güvenmekten.

O isterse, el getirir, yel getirir, sel getirir. O istemezse el götürür, yel götürür, sel götürür.

Aşk ile Hu.

Canım arkadaşım Melda ÇÜÇEN’ in, muhteşem sesiyle can verdiği öykümün linki, aşağıdadır. Keyifle dinleyebilirsiniz

Neşe UYGUN

Sosyal Medyada Paylaşın:
Önceki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

10 yorum

  1. Yazanın seslendirenin yüreğine sağlık. Hayatta Tesadüfen dahi olsa tesadüf diye birsey yoktur.Az evvel Yarenlik ile (7 yas) parka indik ve o yeni öğrendiği 2 tekerlekli bisikletini sürmeye başladı.Ben de kulaklıkligimi taktım ve hikayeyi dinlemeye başladım.Tam o esnada Yareni hayranlıkla izleyen tek ayağında protez olan aynı yaşlarda bir kız çocuğunu gördüm.Ve daha hikâyenin başındaydım.

  2. Teşekkürler Ayşe Hanımcığım. Tevafuk her şey ilahi tevafuk. Tiyatro seyircisi gibi izleyeceğiz mi, işleyişe destek mi olacağız, tüm sınav bu aslında 💚💚💚

  3. Nefesimi tutuyorum her defasında.
    Sır’rın içinde sır her yazdığın hikaye.
    Her hikayende bir perdem daha yırtılıyor sanki.
    Rüzgarda uçuşan o poşet gibiyim ya da yolumu kaybettim, bulmak için işaretleri iyi okumak evresindeyim.
    Çok davet geliyor bana ilahi anlamda ve bence içinde sen de varsın bu davetin.
    Yazdığın gibi her şey;
    Her şey, anlamların ayrıntılarına bakmaktan geçiyor, anlamları okumaktan, en önemsiz şeyin altında bile hazinelerin olabileceğini bilmekten. Bir de mucizelere ve dilekler inanmaktan. O dileklerin muhatabı olan Allah’a güvenmekten.

    Bu benim pusulam işte ve daimi yönünde orası.
    Unutturma bunu bizlere canım Neşe♥️♥️♥️🙏

  4. Muhteşem bir öykü “Her şey, anlamların ayrıntılarına bakmaktan geçiyor, anlamları okumaktan, en önemsiz şeyin altında bile hazinelerin olabileceğini bilmekten. Bir de mucizelere ve dilekler inanmaktan. O dileklerin muhatabı olan Allah’a güvenmekten.” çok şükür bin şükür… yüreğinize sağlık neşe hanım ve sesiyle değer katan melda hanım

  5. Ne de güzel düşünmüşsünüz Neşe Hanımcım,öykülerinize sağlık. Canım Melda’mın da sesine, soluğuna sağlık. Devamı gelsin inşaALLAH

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM