İçten İçe, İç İçe;
Abone Ol 

İçten İçe, İç İçe;

Gözlerim duvarda asılı olan, atalarımın belki de binlerce yıldır sakladığı, aile yadigarı tabloya takıldı. Yeşil kadife zemin üzerine, altın simlerle işlenmiş, pırıl pırıl parlayan bir yazı. Dedelerimin vasiyetiymiş. Nereye giderseniz gidin, yanınızdan ayırmayın, yaşayacağınız yerin duvarında asılı olsun, bir gün mutlaka zamanı gelecektir, derlermiş. Anılar benim için önemlidir, ata yadigarları da pek bir mühimdir. Bu tabloya ve yazıya bakmak, anlamasam da garip bir huzur veriyor bana.

“Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn”

Hiç kendinizi,  yaşadığınız çağa ait hissetmediğiniz zamanlar oldu mu? Bambaşka bir zaman döneminde, yaşama şansınız olsaydı, ister miydiniz ya da bunun hayalini hiç kurdunuz mu? Çok çok eski çağlarda, teknolojinin veya bilincin daha yüksek olduğuna, inanır mısınız? Zamanın ilerlediğini düşünseniz bile, ortak değişmeyen bir zaman varlığının izlerini taşıdığınızı, anladığınız oldu mu? Veya rüya da deneyimlediniz mi hiç? Aynaya baktığınız da, sen kimsin duygusu, hiç içinizden geçti mi?

İnsanlar eskiden aynaya baktıklarında, bedenin sadece dış yüzeyini görebilirlermiş, fantastik bir öykü gibi. Maddenin, bizim şu an bildiğimiz özelliklerini görebilmeyi, o maddenin gerçekliğine ulaşmak olarak değerlendiriyorlarmış. Oysa şimdiki çağda, gözlerimize takılan lens ile aynaya baktığımızda; enerji alanımızı, frekans dağılımımızı, iç organlarımızın işleyişini, içimizdeki fiziksel aksakları bile görebiliyorken, sen kimsin sorusu hala neden uyanıyor içimde? Hala neden gerçek gelmiyor, gördüklerim?

Evrenin sonsuz derinliğinin içinde, bir yıldız da yaşıyorum. 41. Yüzyıl bitmek üzere.  Kalabalık yıldızlar sistemi, galaksiler topluluğu içindeyiz. Hala yeni gezegenler, keşifler yapılıyor. Her yıldızın güçlü, seçilmiş bir lideri var. Her lider, teknoloji açısından birbiri ile yarışıyor. Bu kadar kalabalık içinde, kaos olmaması mümkün mü? Seyahatlerimiz dakikalara indi, insan hayatını kolaylaştıran teknolojiler, iletişim araçları son yüzyılda, en büyük gelişimi yaşadı. Ama bana yetersiz gelen ve mutsuz hissettiren bir şeyler var içimde. Son iki bin yıla ait anlar, teknolojideki gelişmeler neticesinde, kayıt altına alınabilmiş. Eski atalarımıza ait dilediğimiz zamanı, görsel olarak izleyebiliyoruz. Ne kadar ileride olduğumuz ile gurur duymamız gerektiği, sürekli dayatılan bir ideoloji gibi. Evet, her şeyin ne kadar değiştiğini görebiliyorum. Değişimin, rahatlıktan çok rahatsızlık, daha fazla arayış, tatminsizlik getirdiğini de anlayabiliyorum. Her tür teknoloji ve konfor var ama duygular kayıp. Mana kayıp.

Son zamanlara kadar, 21. Yüzyıldan sonraki anları, sadece izleyebiliyorduk. Ama son teknolojide ki devrimle, artık istediğimiz ana gidip,  görüşme dahi yapabileceğiz. Hep hayali kurulan, zaman yolculuğu değil bu. O anda olanları, değiştirme ve müdahale şansımız yok, o ana bedensel olarak gitme şansımız da yok, bence bu hiçbir zaman mümkün olmayacak. Holografik görüntümüz ile gidebileceğiz, o anda bulunup, o andakiler ile görüşebileceğimizin reklamları sürekli gösteriliyor. Görüştüğümüz kişi, o anı sadece bir rüya olarak hatırlayıp, unutacakmış. Olsun. Bu bile çok güzel. 40 yaşındayım, 20 yıldır bu deneyimin bedeli için çalışıp biriktiriyorum. Herkes bana deli diyor. Daha farklı, daha ileri bir gezegende yaşam şansına gitmek varken, eskiyle deneyim yaşamanın ne anlamı var diyorlar? Benim yapmak istediğime, çok talep olduğunu sanıyorsunuz değil mi? Hemen hemen hiç yok. Bu nedenden dolayı, bedeli oldukça yüksek. Herkes daha ilerisini, daha fazlasını istiyor, daha fazlasını, daha da fazlasını.

Büyük gün bugün! Evet, bugün! Birikimim dışında, tüm mal varlığımı da vererek daha fazla bedel ödedim. İki farklı zaman deneyimi hakkı aldım. Kayıt altına alınmayan zamanlara, yolculuk yapmak istedim. Daha ileri teknolojilerin üretildiği, sürekli yeni oluşumlar var edilen araştırma gezegenine, birazdan gidip, bu deneyimi yaşamaya başlayacağım. Benim için olumlu değişiklikler yaratacağına eminim. Heyecanımın bu kadar fazla olacağını düşünmüyordum. Kalbim, yerinden çıkacak gibi. Bu arada bir ayrıntıyı unuttum, ilk gideceğim zamanda ki kişiyi de alarak, diğer bir zamana geçebileceğim. Böyle bir imkanım var iken, belki o da benim gibi geçmişe gitmek ister diye düşündüm. Mümkünatı varken, birinin hayallerini gerçekleştirebilmek, bence muhteşem bir şey. Bizim çağda herkes, kendi faydasını düşünür oldu. Bizden farklı düşünen, maddeye tapmayanların yaşadığı bir gezegen mevcut imiş. Sayıları, genele göre oldukça az diyorlar. Kendi gezegenlerin de izole şekilde yaşamaktan mutlular. Kimse de merak etmez ve umursamaz onları. Bu deneyimimden sonra, onları da ziyaret etmeyi planlıyorum.

Bu arada, düşüncelerimi kayıt altına alırken, aynı zamanda yol almaya başladım bile. Başlıyoruz!

İşlemler, çok hızlı gerçekleşti. 3’ten geriye saydım ve işte maceram başladı.

21. Yüzyıl

7 Temmuz 2020 saat 21:00 İstanbul’da, ıssız bir parktayım. Sabah 09:00 itibari ile İstanbul’daydım. Dolaşabildiğim kadar dolaştım. Bu şehir, ne kadar güzel, uzayın karmaşasına göre, ne kadar da sessiz. Bir banka oturdum. Zaman ve mekan nedir? Düşünüyorum. Buraya mı aitim acaba? Yabancı gibi hissetmedim. Hızlı hızlı yürüyen, telaşlı biri bana doğru geliyor. Tam önümden geçerken, elinde taşıdığı kitapların ağırlığından dolayı, kolunun altında ki notları tam da önüme düşüverdi. Hemen kalktım, toplamaya yardım ettim. Teşekkür ederim dedi ve hızlı hızlı yoluna devam etti. Konuşsa mıydım acaba? Çok dalgındı, bana ayıracak vakti yok gibiydi.  Arkasından bakmaya devam ettim. İleride, diğer yapılardan eski olduğundan, tarihi olduğunu düşündüğüm büyük bir binaya girdi. Gitsem mi arkasından? Banka geri oturdum. Bankın altında, ayağıma değen kağıtları görünce, elime alıp baktım. Bir konuşma metnine benziyor, okusam mı acaba, hemen götürsem mi?

Hatırlamak!

Başlığı hatırlamak olan yazıyı, bir anda okumaya heveslendim. Alttaki satıra devam ettim.

Mekanlar ve sahip olduklarımız değişse bile, acaba aynı anımı yaşıyoruz? Hatırlamak için ne yapmak lazım? Esas hatırlamamız gereken meseleyi neden öteliyoruz?

“Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerini, kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar, yoldan çıkmış kimselerdir.

Cümleler çarpıcı geldi. Okumalıyım devamını? Karşılaştığım kişinin, büyük binadan koşarak tekrar yanıma doğru geldiğini gördüm. Elimdeki kağıdı uzattım, sanırım bunu arıyorsunuz?

Konuşma metnim, buraya düşmüş dedi,  elimden hızlıca çekip aldı, koşar adımlarla binaya tekrar girdi. Yürüyüp arkasından gidebilirdim ama binadan çıkışını bekleyip, konuşmak istedim. Kafamı gökyüzüne kaldırdım, elimle yıldızları sabitlemeye çalıştım. Ne kadar uzak gözüküyorlar. Ne garip bir histi, binlerce yıl sonra, hangisi evim olacaktı? Sahi, evimiz neredeydi?

Binanın kapısından, alı al moru mor olmuş bir yüz ile çıktı. Yanıma doğru hızlı hızlı yürümeye başladı. Oturduğum bankın önünden de hızlıca geçiyordu ki, merhaba dedim. Bir şeyiniz yok değil mi? Ağlamaklı gözlerle döndü. Biraz önce, konuşma metnimi izinsiz okuyan kişi, siz değil misiniz? Dedi. Özür dilerim, ama ilk satırları çok çarpıcı geldi, istemeden okumuş oldum. İsteyerek devam etmek durumunda kaldığımı da itiraf etmeliyim dedim.

Beğendiniz mi bari? Konuşmam maalesef ilgi görmedi, yarı da kesildi.  Devrin çok bilen araştırmacıları pek derin bulmadı da.

Ben isterseniz dinlerim, meraklıyımdır zaman ile ilgili konulara, dedim.

Konunun içeriği zaman değil, hatırlamak ile ilgiliydi. Aylardır üzerinde çalışıyorum çok emek verdim dedi, sesi titreyerek. Bu çağda, yüzyıllar öncesini de içine alan bir araştırma yapmak kolay değil tabi ki, kaynaklar kısıtlı. Bu son şansımdı işte. Of off!  Allah’ım ne olur bana yardım et!

Böyle seslenince seni duyup yardım eder mi? Dedim.

Sen bir yaratıcıya inanmıyor musun? Dedi.

İnanıyorum, bizi bir yaratan olduğunu, içimde bir yerlerde biliyorum ama artık pek bahseden ve anan yok dedim. Uzayın boşluğunu dolduran ve sürekli pompalanan enerjinin kaynağını hala bulamadılar. Bu bilinçten, bin yıllardır epey uzaklaşıldı ama seyrettiğim anılardan dolayı, ritüelleri biliyorum.

Hızlıca kalktı, sen bir şey mi kullanıyorsun, ne gezegeni, ne anısı, ne bin yılı dedi. Ürkmüştü benden. Benden korkmana gerek yok dedim, hızlıca konuya gireyim, araştırman için seni istediğin zamana götürebilirim. Araştırmalarını bizzat yap! Dur! Nereye gidiyorsun, bekle! Patavatsız her çağda patavatsızdır. Son söyleyeceğini ilk söylemek, ne aptalsın dedim, kendi kendime. Ayağa kalktım, yanında yürümeye devam ettim. Neden bu kadar önemli araştırman? Sonunda büyük bir ödül mü var? Rütben falan mı artacak? Korkma benden, bende araştırıyorum senin gibi, bir şeyleri unuttuğumuzu ve hatırlamamız gerektiğini, içimde bir yerlerde biliyorum, o nedenle burdayım, dedim.

Durdu.  Bana döndü, kimsin sen?  

Şu banka oturursan ve dinlersen, anlatacağım dedim. Bir çırpıda her şeyi anlattım. İnanmadı tabi. Kolunu tuttum. Söyle! Araştırmaların için hangi zamana gitmek istersin! Dalga geçtiğimi sandı. Keşke, keşke Anadolu erenlerinin yaşadığı döneme gidebilseydim, onlarla bir sohbette bulunup, kafaları daha fazla karıştırmayan arı duru ilmi dinleyebilseydim, kafamdaki soruları sorabilseydim dedi. Gözlerini kapat! Dedim. Dalga geçer gibi gülümsedi ama gözlerini kapattı. İnanmayarak ama büyük bir istekle,  Ahh! 12. Yüzyılda olabilmek için neler vermezdim dedi. Sadece gözlerini kapalı tut ve yaşayacaklarına şaşırma! Anı, iyi değerlendirelim dedi.

12.Yüzyıl

12 yüzyıl’ da, Anadolu’da bir köydeyiz. Ağlama sesleri, köy çıkışına kadar geliyor. Şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmış arkadaşım, titremeye başladı. Korkmaması, şaşkınlığını ertelemesi, zamanı çok iyi değerlendirmesi, fırsatı faydalı kullanması gerektiği konusunda uyarımı yaptım. İstersen bunu bir rüya olarak değerlendir ama şaşkınlıkla sakın harcama! Dedim.  Toparlandık, ağlama seslerine doğru ilerledik. Yanmış çadırlardan hala duman tütüyordu, talan edilmiş bir köy manzarası, çaresiz yüzümüze bakan insanlar, yabancı oluşumuza aldırış bile etmediler. Acılarının çizdiği tablo, o kadar elimdi ki, biz sadece bir ayrıntıydık. Kahpe Moğol! Dedi, yaşlıca bir amca titreyen bastonuna tutunmaya çalışarak. Zulmün cezasını Allah elbet verecek! Toparlanmamız lazım. Ben bendeyim, sende sendesin şükür daha ne olsun dedi köy ahalisine dönerek. Gerisi toparlanır, evelallah.

Arkadaşım artık yoldaşım olmuştu , köylüye el vererek, yanan çadırları söndürdük, kurtarılan eşyaları, erzakları köy meydanın da, hep beraber topladık. Köylüye eşit taksim edildi. Yaralarının sarılması, zaman alacaktı. Zulmün kokusu ve hissettirdiği duygu, her zaman da aynı demek ki, dedim. Zulmün kokusu ve hissettirdiği her zamanda hiç değişmiyor diyerek, yineledi arkadaşım. Kötülük işleminin sadece kullanılan malzemesi, aracı değişiyordu. Kötü kötüydü. Kötülükte kötülüktü. Vedalaşarak oradan ayrıldık.

12. Yüzyıl Anadolu ve Anadolu erenlerini araştırmalarına katmak isteyen yoldaşım, oldukça sessizdi. Kitaplardan okuyarak olmuyormuş acılara dokunmak, diyebildi sadece. Uzun bir yolculuğa, beraber adım atıyorduk. Günlerce yürüdük, ben gelecekte yaşananları anlattım, onun yaşadığı yüzyılda olanları dinledim. Zaman ilerlese bile hiçbir şey değişmiyordu aslında. Mekanlar, mekanlarda kullanılan araçlar değişiyordu sadece. Üzülmek üzülmekti mesela, ağlamak ağlamaktı, umut her zamanda umuttu. Ben bendeyim ya gerisi hal olur demişti, yaşlı amca. Ben bendeyim, sende sendesin, daha ne olsun. Bunun üzerine uzun uzun konuştuk yoldaşımla. İçimizde hissettiğimiz boşluk hissinin, zamanla da dolmayan bir şey olduğuna, kanaat getirdik.

Tepeyi aşarken, dumanı tüten bir baca gözüktü ilk önce. Yemyeşil çam ağaçlarının arasında, taştan derme çatma bir bina gözüktü. Hemen arkasında, ekilmiş ve yeni yeni filizlenen sebzelerin olduğu bir bahçe vardı. Dergah’ın mutfağı için kullanılıyordu sanırım. Kapının yanındaki tahtaya,  bir at, bir de eşek bağlanmıştı. Su içtikleri kapları gümüşten,  yem yedikleri yemlikleri kakma işçilik yapılmış, bakırdandı. Tüyleri, tımarlanmış pırıl pırıldı. Sanki bir misafire gösterilen özen ve itinada bakılıyorlardı.

Örgüleri yer yer delinmiş eski hırkasının önünü eliyle kapatıp, alel ecele kapıdan çıkan bir adam, koşarken takkesini düşürdü. Kel kafasına elini götürdü, eğildi takkeyi alıp kafasına geri taktı. Kaşları, sakalları yoktu, zayıflıktan iğne iplik gibiydi.

Çok heyecanlandım dedi, yoldaşım. Burası bir dergah galiba, bu da bir derviş! Cilt cilt kitaplar okudum haklarında. Anadolu dergahları ile ilgili anlatılanları dinledim, kalbim yerinden çıkacak şimdi.

Bizi içeri alırlar mı? Dedim. Dergah dedim ya sana dedi. Herkese yer vardır burada. Gelene niye geldin demezler, gidene de niye gidiyorsun demezlermiş. Bizim zamanımızın üniversitesi gibi düşün, ama hakkı öğreten mana üniversitesi. Sizin zamanınızı bilemem, sahi var mı hala gittiğiniz okullar? Yoktu, her şey bireyseldi. Zamanı geldiğinde, bireysel eğitim, interaktif teknoloji üzerinden veriliyordu. Yamalı Hırkalı kel derviş, koştura koştura kuyudan çektiği, iki su dolu küp ile Dergah’ın kapısını açarken, bize döndü. Hadi acele edin! Sohbet başlayacak birazdan, dedi. Ayakkabılarımızı çıkardık, kapının kenarına koyduk. Benim için muhteşem bir deneyim olacaktı, yoldaşımın ise bacakları zangır zangır titriyordu. Derin bir ohh! Çekti. Kolumu tuttu, sıktı ve bana döndü. Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim, dedi.

Kapıdan içeriye adımımızı attık. Ben ilk kez böyle bir koku duyuyordum. Yoldaşım, gül kokusu ve üzerlik kokusu karışımı olduğunu söyledi. İliklerime kadar hissettim. Giriş kapısından girdiğimizde, yerler topraktı, bildiğimiz toprak, hiç bir şey döşenmemişti. Yalınayak, toprak girişe basar basmaz yerdeki toprağın dokusunu hücrelerimde hissettim.  Bedenimiz topraktan geldi, toprağa karışacak. Bunu hatırlatmak için herhalde, dedi yoldaşım. Girişte hiç cam yoktu. Sadece duvara asılı mumlar aydınlatıyordu içeriyi. Kapının tam karşında, altındaki mumların aydınlattığı “Es-Selam” yazıyordu. Abdest almalıyız dedi yoldaşım, girişten geri çıktık. Bahçedeki kuyunun yanındaki, bakır ibriklerle abdest aldı. Ben bu hareketleri biliyorum. Yaşadığımız gezegende ki radyasyon, frekanslar ve istemediğimiz enerjiler için, bizde bu işlemi yapıyoruz dedim.  Yoldaşıma bakarak, hareketlerini tekrarladım. Tekrar girişten içeri girdik. Başka bir derviş, sohbetten önce bizi yemeğe buyur etti. Herkes yemeğini yemiş çekilmişti, biz ise açlıktan ölmek üzereydik.

Geniş bakır tepsinin içinde, bakır bir tas vardı. Bunun içinde sadece su var, dedim. Üçer lokma ekmek, yanında duruyordu. Üç lokma ekmeği, suya batırdık ve yedik. Tatlıydı. Ballı su dedi, yoldaşım. Dervişan, üç lokma ballı su ile karnını doyurur. Dünyevi her şeyi azaltır. Az yemek, az uyku, az eşya. Son lokmayı ağzıma atarken, sonradan bendir olduğunu öğreneceğim, kalp ritmi gibi vuruş sesleri duydum. İnceden inceye, kalbin en küçük zerresine işleyen, ney sesi eşlik etmeye başladı. Hiçbir teknolojinin girmediği, hiçbir görselliğin eşlik etmediği, arı duru bu müzik, kokunun da etkisi ile beni çarpmıştı. Şimdi yıldızlardan, yeryüzüne, oradan toprağın içine doğru sanki müzik eşliğinde iniyordum. Mest halindeyken, sohbet alanına çağırıldık.

Girişten sağdaki tahta kapı, gıcırdayarak iki yana açıldı. Yoldaşım, dergah adabını, hazırladığı çalışmalarından biliyordu. İki elini göğsünde çapraz yapıp, ellerini koltuk altlarına soktu, eğildi ve kapıdan içeriye saygı ile girdi. Bende aynen tekrarladım. Ortada, zikir halkası kurulmuştu. Başları önlerinde oturmuş dervişanın, en soluna ve halkanın en sonuna oturduk. İçerideki enerjinin yoğunluğunu hissedebiliyordum. Kafamı kaldırmadan, gözlerimi odanın içerisini de dolaştırdım. Yere sıfır, kapı şeklinde küçük bir cam vardı. Onun hemen sağında ve üstünde ikinci cam, daha büyüktü. Bakıldığında, merdiven basamağı şeklinde sıralanmış her cam bir öncekinden daha büyüktü. Son yedinci cam ise altıncı camın en üst hizasından başlıyor, yelpaze gibi açılıyor, tüm odanın tavanını kaplıyordu. Pencereler, altı basamak şeklinde içeriyi aydınlatıyor, yedincisi ise göğün tüm ışığını yayacak şekildeydi. Yoldaşım, yedi nefs mertebesini anlatıyor diye, kulağıma fısıldadı. Hava kararmıştı.

Tavandaki camdan, yıldızları ve ayı görebiliyordum. Garip bir duyguydu, tarifsizdi. Evim hangisinde acaba diye düşünürken, şaşkınlıktan ağzımı açtığımı fark ettim ve edeple toparlandım. Ortaya mangala benzeyen, dışı isten kararmış ocak getirdiler. Üzerine, üzerlik tohumu olduğunu öğrendim, tohum atıp kavurmaya başladılar. Bendir, neyin sesi ve üzerlik kokusu,  her yeri kapladı. Dervişan, bir anda ayağa kalktı, elleri koltuk altlarında başları önde. Dergah’ın Şeyhi geldi dedi arkadaşım, dürttü beni. Es-Selamün Aleyküm canlar, dedi yumuşak bir ses ile. Aleyküm Selam, dediler hep bir ağızdan. O nasıl yumuşak bir ses, o nasıl temiz aydınlık bir yüzdü. Yoldaşım, ağlamaya başladı. Arada içini çekiyordu. Araştırdığı merak ettiği sahnenin, tam da içindeydi. Peki, bana ne oluyordu? Kalbim yumuşacık pamuk yumağı gibi olmuştu.

Dervişan’ dan biri, başıyla müsaade aldı. İçli ve duygulu şekilde, okumaya başladı.

Bismillahirrahmanirrahim. Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn.

Ama okuduğu kelimeler, benim ata yadigarım tablomda ki yazının, aynısıydı. Ruhum çekilir gibi oldu.

Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerini, kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar, yoldan çıkmış kimselerdir. Okuduğu ayetin anlamı ise, yoldaşımın araştırmasında ki satırların başında yazıyordu. Şeyh, yumuşacık bir ses ile konuşmaya başladı. Canlar, Yüce Rabbimiz, Haşr suresi 19. Ayette, böyle buyurur işte, dedi. Bize döndü, sevgiyle baktı. Yıldızlarda da yaşasanız, kendinizi çok ilerlemiş bir çağda yaşarken de bulsanız, bir gün hatırlayacaksınız elbet, gerçek hiç değişmeyecek. Günler geçecek, asırlar geçecek, insanoğlu her şeyi yapabildiğini sanacak ama ana gerçek aynı kalacak. Hep özünü arayacak, insan. Özü olan Allah’ı, yaratılışta bildiği için hatırlayacak ve onu kendi içinde keşfedecek. Hep O’na dönmek isteyecek.

Mekan olarak, kainatın en ucunda da yaşasa, zaman olarak binlerce asır öncesinde, binlerce asır sonrasında da yaşasa, hep arayacak. Arayıp, bulmaya gelmedik mi canlar? Peki, ne zaman ve nasıl bulacak? Zamanın ve mekanın ötesinde, kendi içinde, kendi dergahına vardığı zaman, yani kalbinin en derininde. Zaman, mekan yok olsa da, sen yok olma. Sen, seni kaybetme. Sen, sendeysen, hep bir umut var. Köyde ki yaşlı amcanın lafı değil miydi bu? Hatırla, hatırlamak için, kendine soru sor. Neredeyim, neden buradayım, ne yapmalıyım, nasıl yapmalıyım, niye yapmalıyım? Yoksa bak geriye doğru, binlerce asır geçmiş hani neredeler? Zamanları, mekanları nerede?

Bir anda, yoldaşıma dönerek, söyle bakalım can, geçmiştekiler nerede? Gelecektekiler, nerede olacak? Sen neredesin? Arkadaşım, başı önünde, sadece ağlıyordu. İçini çeke çeke, ağlıyordu. Bana döndü. İşte böyledir bu işler! Der gibi, kafasını salladı. Bir şey demedi aslında, sadece gülümsedi ama ben anladım. İçime aniden kor ateş düştü. Aşkın tohumunu atmıştı kalbime. Eliyle, tam önündeki posta, sadece ikimizi çağırdı. Dizlerimizi, dizlerine birleştirdik. Kafanızı kaldırın, dedi. Sağ ellerimizi, iki eline aldı. Bakın! Canları aynı. Isıları da aynı, sıksam acıları da aynı, gözlerinizdeki endişe aynı, kalplerinin çarpması da aynı, akıllarında ki daha fazla olsun isteği de aynı, yetinmeme isteği de aynı, kalplerinin içinde ki boşluk ta aynı. Zamansız ve mekansız olarak, şu an ki hissettiğiniz lezzet de aynı. 

Çünkü; kalbinizde ki Hakk aynı. Hani zaman, hani mekan, hani çok bilgi, hani icatlar? Neden yetmiyor? Neden hala gördüklerini anlamıyor, anlamamazlığa geliyor insan? Kainatın öbür ucunda, her şeyi yapan aletler icat edecekler belki ama aradıklarının ne olduğunu bilemeyecek kadar cahil kalacaklar. Oysa aradıkları, tam da bu kadar yakın. Ellerimizi aldı, kalplerimizin üzerine koydu. Tek aradıkları, işte tam da burada.

Gözlerimizi, kapatmamızı istedi.  Halkada ki dervişler aynı ağızdan, ilk önce yavaş sonra kalbimizin hızıyla, doğru orantılı artacak şekilde, kalp atış vuruşlarımız gibi, es vererek, “La- ila – he- İl – lal – lah” demeye başladılar. Nur yüzlü, billur sesli Şeyh, yüce kitabımızın ilk inen ayetlerini muhteşem bir tilavetle okumaya başladı. Kalbime ilk kez o an, Allah’ın kelamı inmeye başlamıştı. Daha doğrusu o an hatırlamaya başlamıştım. Gözümden, yaşlar sicim gibi iniyor, zamansız ve mekansız bir boyutta, kalbim Allah ile buluşuyordu. Sanki her pencere, billur gibi okunan ayetlerle, aydınlanıyordu. Ruhumun yedi mertebesinin karanlığına, ışık düşmeye başlıyordu.

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.


1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!
2- İnsanı, bir kan pıhtısından yarattı!
3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.
4- O Rab ki, kalemle yazmayı öğretti.
5- İnsana, bilmediği şeyleri öğretti.
6- Hayır! Doğrusu, insan azgınlık eder.
7- Kendisinin muhtaç olmadığını zannettiği için.
8- Muhakkak ki dönüş, mutlaka Rabbinedir. (Alak suresi 1-8)

Ben uzaklarda aramıştım, çok uzaklarda. Ama şu an; Şeyhim, ben ve yoldaşım, aynı anda, aynı zamanda, aynı mekandaydık. An’da kaldık, O’nda kaldık. Çünkü Allah vardı. Allah ile bir olduğunda, zaman, mekan her şey ortadan kalkıyordu. Farklı şeyler araştırmaya gelmiştik oysa ki. Bulduğumuz ise kendimiz, özümüz olmuştu.

Gözlerini aç! Diye, hiddetli bir ses yankılandı. Gözlerimizi açtık.

Yoldaşımla, 2020 yılında, bankta oturuyor ve ağlıyorduk. Hayır, hayır, devam etmeliydi, ellerimiz kalplerimizde, umutla gözlerimizi tekrar kapattık. Dergah’a geri döneceğimizi umut ettik.

Gözlerimi açmaya korkarak, yavaş yavaş araladım. Aralıktan, ilk önce puslu olarak, sonra hiç olmadığı kadar net, tabloda pırıl pırıl parlayan yazıyı gördüm, okudum, bildim.

“Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn”

Yıllardır, karşımda duran tablomda ki yazıyla yüz yüzeydim. 41. Yüzyıl’ a, kendi zamanıma, kendi mekanıma, geri dönmüştüm. Ya da, içinde bulunduğumu sandığım, zamana ve mekana. Gözlerimi tekrar kapattım. Kulaklarımda, şeyhin ayeti okuyuşu ve yorumlayışı yankılandı. Yıllardır hayalini kurduğum deneyimim tamamlanmıştı.

Tabloya yerinden söktüm aldım, hıçkırarak sarıldım. Saatlerce öyle kaldım. Bir süre sonra, tablonun arkasında, bir potluk hissettim. Hemen camını ve arkasını söktüm. Arka kartonun içinde, yazılı bir metin vardı. Heyecanla açtım, aynen şöyle başlıyordu.

Araştırma konusu; Haşr 19. Sure’ nin incelenmesi.

“Ve lâ tekûnû kellezîne nesûllâhe fe ensâhum enfusehum, ulâike humul fâsikûn

Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerini, kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar, yoldan çıkmış kimselerdir.

Tarih: 8 Temmuz 2020.

İstedim ki binlerce yıl sonra ya kalacak bir hatırlatma metni olsun..

Geçmiş, yaşadığım zaman ve geleceğin iç içe geçtiği bir anda, belki de bir rüya ile başladı her şey….

Yoldaşımın araştırma metniydi. Gözlerime inanamadım. Yıllardır karşımda, atalarımın yadigarı olan tablonun içinde duruyordu ve ben kainatı merak ederken, tabloda ki yazıyı merak dahi etmemiştim. Ama böyle bir tesadüf nasıl olabilirdi? Tesadüf mü dedim? Yoksa siz hala, hayatınızı ve yaşadıklarınızı, tesadüf sananlardan mısınız? Bazen durup bakmalıyız. Biz kimiz, hangi zamanda, hangi mekan da yaşıyoruz veya yaşadığımızı sanıyoruz?  Öykülerimiz, bazen bize neden bu kadar iç içe gelir? Neden bazen, o anı yaşamış gibi oluruz? Neden, bazı insanlar tanıdık gelir? Neyi arıyoruz ve nereye gidiyoruz? Ortak noktamız ne?

Şaşkınlığım ise yeni başlamıştı. Düşüncelere ara verip, yoldaşımın metnini okumaya devam ettim. Yaşadığım şaşkınlıktan başka bir şeydi. Oturdum ve sadece elimi kalbime koyup, gülümsedim. Yoldaşım, araştırmasının finalini, kendi ağzından değil, benim ağzımdan yazılmış bir öykü ile tamam etmişti. Yoldaşımın yazdığı öykü, aynen şöyle başlıyordu;

İçten İçe, İç İçe;

Gözlerim, duvarda asılı olan atalarımın, belki de binlerce yıldır sakladığı aile yadigarı tabloya takıldı. Yeşil kadife zemin üzerine, altın simlerle işlenmiş, pırıl pırıl parlayan bir yazı. Dedelerimin vasiyetiymiş. Nereye giderseniz gidin, yanınızdan ayırmayın, yaşayacağınız yerin duvarında asılı olsun, bir gün mutlaka zamanı gelecektir, derlermiş.

…………………………………..

Sizde, belki anlardan bir anda, bu öyküyü, satır satır okumuş, aynı yolculuğu bizimle birlikte yapmış olabilirsiniz. Kim bilir? 

O zaman hep beraber diyelim, İçten İçe, İç İçe, Aşk ile Hu….

Neşe UYGUN (8 Temmuz 2020)

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

8 yorum

  1. Canım Neşe hanımcığım, yine nutkum tutularak okudum. Yazdığınız bazı öykülerde, zihnimden geçen düşünce ve sorularımla yeniden buluşmanın heyecanını yaşıyorum. Bazı öyküleriniz de ise yeni düşünceler ve yollar keşfediyorum. Her bir cümleniz içime öyle derin işliyor ki … “Zaman, mekan yok olsa da, sen yok olma. Sen, seni kaybetme. Sen, sendeysen, hep bir umut var.” Ah! diye biliyorum sacede… Size kocaman sarılıyorum, o güzel gönlünüze sağlık.

    • Teşekkür ederim, Güzel gönüllü Fatoş Hanımcığım. Sizde o yolculuğun içindeydiniz belki:). Sen Seni kaybetme, Sen Sendeysen her şey hallolur. Aslında özümüzü kaybettiğimiz ya da farkında olmadığımız için tüm sorunlarımız. Yorumunuz benim için çok değerli. Sevgilerimle.

  2. Canım Neşecim, bu hikayenin başı sonu yok, baş da son da yok. O var O’na kavuşmanın hikayesi bu. Film gibi… zamansız,mekansız sonsuz alemlerin yüceliği, O’nun yüceliği.. Sen sendeysen her şey hallolur diyen o Güzelin yüceliği… Canımm, gönlünü nuruyla aydınlatıp bu ilimleri akıtan Allah’ım senden razı olsun.

    • Yorumun için teşekkür ederim, Meldacığım. Allah hepimizden razı olsun. Bizimde başımız ve sonumuz yok. Başlangıcımız dediğimiz sonumuz, sonumuz dediğimiz başlangıcımız. Sevgilerimle…

  3. Bugün bana gönderdiğin an da okudum bu beni çok etkileyen hikayeni.
    Yine nutkum tutuldu, soluğum kesildi.
    Yazabilmek için toparlanmam gerekti.
    Zira 8 yıllık ilişkimi iki satırlık bir cümle ile bitirdim iki gün önce.
    Sıklıkla ağlıyorum.
    Acı içindeyim.
    Ve tutunacak bir dal arıyordum.
    Uzattın o dalı bana.
    Huzur buldum hikayende, “sen seni kaybetme, sen sendeysen hep bir umut var” cümlen silkeledi beni.
    Umut ektin toprağıma.
    Acım vardı, acıyı bal eyledim.
    İyi ki girdin hayatıma, diktiğin hal elbiselerinden biri gibiyim.
    Kalemine, zihnine, o güzel yüreğine sağlık canım benim.
    Not; bir de çıksın artık kitabın, “o benim dostum” diye kıvanmak isterim.
    Sevgimle can dost.
    Güzel Neşe’m benim.
    ♥️♥️♥️

    • Ahh Dinçelciğim, her sıkıntıda, görünmez bir kapı açılır, manevi boyuta. Giriver içeri. Sen sende kal, nasıl güzel olacak her şey. Senin yorumların benim öykülerimden güzel. Kalbinden öptüm 😘

  4. Neşem hayatta hiç bir şey tesadüf değil. Senin karşıma çıkman gibi. Güzel gönlünden öpüyorum. Yine muhteşem bir yazı. Beni benden aldı o dergaha götürdü

    • Canım İncim, ortaokul yılllarında minnacık kızlardık, yıllar yıllar sonra karşılaşmakta bizim için hayırlı bir tevafuk oldu. Sohbetlerimiz daim olsun.

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM