Hâl’ ini al da gel!
Abone Ol 

Hâl’ ini al da gel!

Güzel olur; Köyde, güneşin doğuşu ile doğanın uyanışına şahit olmak. Bir sevinç kaplar gökyüzünü, çığlık çığlığa öten kuşlar, karanlıktan aydınlığa çıkışı kutlarlar, bıkmadan usanmadan, her sabah. Tüm hayvanlar, sanki karnaval coşkusu ile yeni günü açarlar. Küçüktür köyümüz, iki elin parmaklarını geçmez hane sayısı. Gençler, dağın yamaçlarındaki kurulu düzenlerini, daha çok kazanmak için terk edip kasabaya gidip, bir daha da dönmemişler diye, anlatıp durur yaşlılar. Geleli birkaç ay oldu, büyük şehrin debdebesinden kaçıp, dedemin babasından kalan eve yerleştim. Yerleştim de denemez. Altı üstü bir bavul ile göç ettim. Neden mi geldim? İşte orası uzun hikaye, anlatsam anlaması zor. İnziva olarak düşünmüştüm, her şey den kaçmak için. Ama yaşadıklarım, hiç de öyle olmayacaktı.

Güzel bir işim, eğlenceli bir hayatım vardı. Çevremde, her akşam güzel sofralarda debdebeli eğlencelerin içinde, sahneye eşlik edecek şahane dostlarım vardı. Birçok insanın hayali olan bir hayattı benimkisi. Eğlenceli hayata, eşlik edecek çok dost bulabilirsiniz, emin olun. Ama acınız da, yanınızda olmayacak çok kişi vardır içlerinde. Çünkü acıyı, bulaşıcı görme gibi bir algı vardır. Ortak olmak bile, can sıkabilir. Kurduğum şirketin batması ile başladı her şey. Sonra birer birer çekildi, eğlenceli dostlarım. Sıfırdan ayağa kalkılır mı diye, çok düşündüm, oysaki sıfır noktasında kalmanın önemli olduğunu anlayacaktım. Ruh halinizi değiştirmek için, daha doğrusu hayatınızda ki köklü bir değişikliğin gerçekleşmesi için, hiç yapmadığınız bir şeyi yapmanız gerekiyor ki, gerçek değişim başlasın. İş hayatında, yeniden başlamayı seçmedim. Göze alamadığım için değil, aynı yollardan geçmenin, bende köklü bir değişiklik yaratmayacağını düşündüğüm için.

İlkokul yıllarında bir kez gitmiştim, dedelerimin köyüne. Onda da ağlayıp zırlamıştım, televizyon yok, elektrik yok diye. Bu sefer, ağlamam zırlamam herhalde, dedim. Bir çeşit inziva gibi düşündüm belki de, ama hayatın getirecekleri hiç bilinmez, işte şimdi buradayım. Bir bavulla, köye giriş yaptım. Bilgisayarım, cep telefonum sahip olduğum tüm teknolojiyi de bırakarak geldim. Köyün karabaşı karşıladı beni, büyük sevinçle dans etti sanki etrafımda. Delirmiş gibi sevindi. Bir köye ulaşmanın bu kadar zor olacağını düşünmemiştim hiç. Dağın etrafını, yürüyerek geçmek zorunda kalmıştım, tam inziva yeri dedim içimden. 

Köy kahvesinde oturan birkaç yaşlı adam vardı, selam verdim. Çay ısmarladılar, gelişime sevindiler. Kral Osman’ın torunusun demek dediler, sırtıma vura vura sarıldılar. Dedemin lakabını da öğrenmiş oldum, bu arada. Kral adamdı dediler, çok kral. Evi de tarif ettiler, unutmuştum tabi nerede olduğunu, anahtar pencerenin hemen altındaki taşı kaldır, orada dediler. Toprak sundurmalı, kapısı ve camları mavi yağlı boya ile boyanmış küçücük, topraktan bir evdi. Akrepler ve zararlı böcekler, maviyi ateş rengi gördükleri için, köylerde kapı ve pencerelerin mavi boya ile boyandığını okumuştum bir yerde.

Bu arada, hala elektrik yok köyde. Hiç kimse de şikayetçi değil, yokluğundan bile bahsedilmez. Hava kararmadan, evin içine gireyim, yeni hayatımda ki barınağımı keşfedeyim istedim. Taşın altından anahtarı aldım, tahta kurularının delik deşik yaptığı kapıyı açtım. Kilitli bile değildi, itsem açılacakmış. Bir  mutfak, bir odadan oluşan, tavanı kiremit rengi toprakla , duvarları da  kireçle boyanmış bir ev. Bir artı bir rezidansıma geldim dedim, kendi kendime güldüm. Nereden nereye lafı, benim için söylenmişti sanki.

Havuzlu, lüks teras kat rezidansımdan, yolu bile olmayan köyde ki, toprak eve. Kapıdan girişte, sağ tarafta beyaz kanaviçe işli örtü serilmiş sedirin arkasında, geyikli bir duvar halısı asılmıştı, halıyı aralayınca arkasında bir yüklük olduğunu gördüm. Kapının tam karşısında, kuzine soba kurulu şekildeydi, hemen yanında bir sandık ve sandığın üzerinde yün yataklar, yorganlar yığılı idi.. Duvarda asılı, camı isten kararmış gaz lambası vardı. Kapıdan girişte sağ tarafta, mutfağa açılan kapının hemen yanında, yerden yüksekte küçük bir kapı daha vardı. Evet, hatırlıyorum, burası eskinin bir metrekarelik hamamlığıydı.

Mutfağa merakla girdim, bir gaz ocağı, tahtadan tabaklık dışında bir şey yoktu. Ama nedense, hiç de mutsuz hissetmiyordum. Hava kararmaya başlamıştı evi detaylı incelemek istiyordum ama çok yorgundum, sedire uzanı verdim ve hayatımda hiç bu kadar deliksiz ve derin bir uyku uyumamıştım. Sabah hızla uykumdan uyanıp, doğruldum. İşe geç kalmanın telaşesini üzerimden hala atamamıştım ama ayaklarım, renk renk kök boya ile boyanmış el dokuması kilime basınca, bir süre ayaklarıma bakakaldım. Nerede olduğumu hatırlamıştım. Kendime gelmek için kapıyı açtım. Yüzüme ıhlamur kokusu, bir yel gibi vurdu. Yerlere çiğ düşmüştü. O kadar yüksek bir rakımdaydık ki, oksijenin yoğunluğunu ve temiz havayı ciğerlerimin ta içine çektim.

Kuş seslerinin cıvıltısı, horozların ötüşü, köpek havlamaları, şafağın söktüğünü gösteriyordu. Benimde, şafağım sökmek üzereydi. Her karanlıktan sonra, doğacak olan bir şafak mutlaka vardır. Saatimi bile çıkartıp atmıştım, artık saatim, doğaya ayarlıydı. Karabaşın koştura koştura geldiğini gördüm, arkasına dönüp dönüp bakıyordu. Yaşlımı yaşlı bir kadıncağızın elinde bir çıkın ile yaklaştığını gördüm. Gülümseyerek, bir eli belinde nefes nefese geldi, sundurmanın kenarına oturuverdi. Şalvarının paçalarını, eliyle topladı, çıkınını kucağını aldı. Hoş geldin evlat dedi, sana sıcak ekmek, yeni mayadan çıkmış peynir ve yoğurt getirdim. Kalıcı mısın, gidici misin? Dedi. Yüzüme, dikkatli dikkatli bakarak.

Bilmiyorum dedim, bilmiyorum.

Hangimiz kalıcıyız ki, hepimiz gidiciyiz, ye bakalım afiyetle taze taze, uzun uzun muhabbet ederiz daha sonra dedi, kayan tülbentini düzeltti ve başka bir işe yetişecekmiş gibi kalktı. Karabaş ile geldiği yoldan, yürümeye başladı. Sabahları, otomatik ayarlı filtre kahve makinamın ötüşü ile kalkar, evdeki çalışanın hazırladığı enfes kahvaltıyı alel acele yer ve çıkardım. Sundurmaya oturdum, sıcak ekmeğin içine peyniri, elimle kopartıp koydum, yemeye başladım. Ama lokmaları yutamadım. İçimi çeke çeke ağlamaya başladım. Ama öyle böyle bir ağlamak değildi bu, ciğerimden sökülüp geliyordu sanki. Hani bazen hiç başıma gelmez dediğiniz şey başınıza gelir ya, hani hiç kaybedeceğinizi düşünmediğiniz bir yakınınızı aniden kaybederseniz ya, hani en büyük dalgalarla savaşabilen bir şampiyonken, bir anda dibe doğru hareketsiz çekildiğiniz olur ya. Nasıl yani? Dersiniz, benimde mi başıma gelecekti? Sanki, bir ayrıcalığınız var gibi. Tabi ki gelecek! Ama benim gibi, hazırlıksız yakalanıp çok ani olunca ve büyük bir değişimin içine pat diye girince, kalakalırsınız.

Öyle yalnız hissettim ki, öyle savunmasız, öyle beceriksiz ve öyle işe yaramaz. Kendime ağladım sanırım, içimi çekerek, ciğerim sökülerek. Sonra ellerimi çapraz yaptım kendime sarıldım. Öz şefkat ile ilgili bir seminere katılmıştım ve çok saçma gelmişti o zaman. Merak etme, biz bize yeteriz dedim, kendi kendime. Başkalarının senin yolunu çizmesi bitti, artık kendi yolunu kendi başına çizeceksin. Çocuk gibi, koluma gözlerimin yaşını sildim. Ekmeğimi, yaramaz çocuklar gibi yedim. Kapıyı bile kapatmadan, köy kahvesine doğru yürüdüm. Sabah çayını içen, iki yaşlı amca buyur etti, gözlerimin kızarıklığına baktıktan sonra, birbirlerine doğru bakıp, başlarını öne eğdiler.  Evi temizleyip boyamak istediğimi söyledim. Bekle biraz dediler, malzemeleri sırtlarına yüklenip geldiler. Öğleden sonra evi kireçle, tavanını toprakla boyadık hep beraber.

Bahçeyi temizledik, toprağını çapaladık. Fakat iki kelime bile konuşmadık. Sadece arada bana şefkatle bakıp gülümsediler, arada gelip yavaş yavaş alışacaksın der gibi, sırtıma vurdular. Suskunluğumuz, huzura açılan kapı gibiydi. Köyde sadece yaşlılar vardı, artık arkadaşlarım onlardı. Sonra, geçmişimi, dost bildiklerimi düşündüm, bir iç çektim ki, en derinden. Bahçedeki, tulumbadan su çektim, elimi yüzümü yıkadım, içeri girdim. Eski sandık, sanki beni aç diyordu. Üstündeki yatakları, yorganları bir çırpı da boşaltım. En üstte tozlanmış bir gramofon çıktı, herhalde başka hiçbir şeye bu kadar sevinemezdim. Yanında eski taş plaklar vardı. El ile çevirerek kurulan bir gramofondu bu. Üzerinde en son dinlenen, taş plak öylece duruyordu, çıkardım tozunu aldım. Kurdum. Çıtırtıların arasında, bir muazzam şarkı, beni alıp götürdü.

Bambaşka bir boyuttan gelip, bambaşka bir boyutta kendimi bulmuş, şimdide bambaşka bir boyuta gitmiştim sanki. Taş plağımı en son dinleyenden, belki de bir asır sonra ben dinliyordum, sandığı karıştırmak şimdi daha da merak uyandırmıştı. Birkaç metrelik şayak kumaş alınmış, pantolan yelek diktirmek nasip olmamıştı. Çıkarttım hemen yanıma koydum, geceleri serin olur, bu dağ köyünün. Bir terzi bulursam, diktiririm dedim. Sandığın içinde hatıralar, naftalin kokusu ile dalga dalga yayılıyordu ruhuma. Sandığın en altında, sararmış yapraklı bir defter buldum. Bir hokka, dibinde kurumuş mürekkep, divit kalem yanı başındaydı. İşte şimdi, heyecanlanmıştım. Kenarlarını, tahta kurusu kemirmiş, sararmış, eski defteri aldım sundurmaya çıktım, oturdum.

Kral Osman’ın hatıratı yazıyordu en başta. 20 Şevval 1335  (Miladi-9 Ağustos 1917)

Savaş, her şeyi alıp götürdü diye başlıyordu. Kardeşlerimi, bağımı, bahçemi, tüm sevdiklerimi. Ama vatanım için, tekrar olsa tekrar hepsini verirdim. Vatan önemli. Ama çok yalnızım, yalnız öleceğim, geleceğe kalacak hiçbir şeyim olmayacak, tek üzüntüm bu.

Hayır dede! Hayır! Diye seslendim. Bak! Kaç nesil sonra, torunun burada. Hatıralarına dokunuyor. Okumaya devam ettim.

Şarapnel sağ kalçamı alıp götürdü. Tekrar olsa, canımla beraber hepsini verirdim. İki vatan sevgisi var dağlar gibi. Birinci Vatan sevgisini Çanakkale harbi ile öğrendim, ikincisini Terzi dede ile.  

Hatıralara dokunmak, nasıl garip bir duygu. Atalarımın hayatlarını ve neler yaşadıklarını bilmek, hep hayalimdi, zaman yolculuğu mümkün olsa, dedelerimin dedeleri ile tanışmak isterdim. Sanki hayalim, okurken gerçek olmuştu.

Kapının vurulduğunu, duydum tak, tak, tak! Defteri, istemeyerek kapattım. Kalktım, kapıyı açtım, Benim yaşlı teyze, yine gelmişti. Akşama yemeğe gel! Senin evin ilerisinde ki ilk ev. Sıcacık tarhana yapacağım, aç bilaç oturma emi evlatçığım! Teyze de, benim en yakın arkadaşım oldu dedim, içimden. Buralarda bir terzi var mı? Sandıkta şayak kumaş buldum, kendime bir yelek diktireyim. Gözleri, sebepsiz ışıldadı. Bizim köyde yok. İki köyün arasında, derenin kenarında oturan, eski bir terzimiz var, artık iş yapabiliyor mu, bilmiyorum ama karabaş seni götürür dedi. Karabaş mı dedim? Küçümsediğimi anlayan karabaş, birkaç kez havlayarak, bana baktı. Tamam dedim, karabaş ile gidelim o zaman. Şayak kumaşımı aldım, teyze ve karabaşla beraber yürümeye başladık. Teyze, evinin önüne gelince, bizden ayrıldı. Yolun iki kenarında ki ağaçlar, gökyüzünü dallarını birleştirerek, kapatmıştı. Hiç baktınız mı ağaçların kapladığı gökyüzüne? Birbirine asla değmez yaprakları, dalları, esrarengiz birer çizgisel yol ile ayrılır. Ben, ilk kez fark etmiştim.

Büyülü bir yoldan, cırcır böcekleri, bülbül sesleri, rüzgarın hafif esintisi, dalların çıtırtısı ile yürüyordum. Ayakkabılarımı çıkarttım, yalınayak yürüyerek, toprağı hissetmek istedim. Huzur, iliklerime kadar işledi. Islık çalarak yürüdüğümü fark ettim. Karabaşında, hoşuna gitmişti. Havlayarak eşlik etti.  Dere şırıltısı uzaktan uzağa, gelmeye başlamıştı. Bir an, cennete geldiğimi sandım. Muhteşem bir manzara, karşıma çıktı. Çağlayan bir dere, derenin karşısında yeşilin her tonu ağaçlar. Durdum ve derin derin nefes alarak, kareyi bir tablo gibi kafamın içinde dondurmak, anılarımın en değerli yerine asmak istedim. Dereninin kenarından, ayaklarımı buz gibi suyun içine sokarak, yürümeye devam ettim.

Sağda, terzinin evi belirmişti. Evin önünde yaşlı terzi oturmuş, bir ipe, tahtadan büyük tesbih taneleri diziyor, her taneyi eline alıyor konuşur gibi, bir şeyler mırıldanıyordu. Beni görünce ayağa kalktı. Hoş geldin diyerek sarıldı, sırtıma vura vura ikinci kez sarıldı. Sen Kral Osman’ın torunusun değil mi? Geldiğini duydum dedi. Sandıkta şayak bir kumaş buldum, bir yelek diktirmek istiyorum ama takatin var mı dikebilir misin?

Hâl yeleği mi istersin, sırtına giyeceğin yelekten mi?

Dediğini anlamadım. Soğuk oluyor akşamları, ondan diktireyim dedim. Gülümsedi. Belki ikisini de dikeriz, dedi. Ölçümü almayacak mısın? Dedim. Aldım ben, dedi. Yarın sabaha hazır olur, gel al. Borcum nedir? Gelirken getireyim, dedim. Kendini al gel yeter, hizmetinle ödersin dedi.  Gelirken de Hâl yeleği isteyip, istemediğini de bir düşün.

Yaşlılık işte, ne yapsın diye aklımdan geçirdim, biraz da acıdım, yaşlı adamcağıza. Hizmet ederim tabi, varsa bağı bahçesi, elimden geldiği kadar hizmet ederim, vakit bende bol diye düşündüm.

Karabaş ile yine ıslık çalarak, eve dönüş yoluna doğru yürüdük. Hava kararmaya yüz tutmuştu. Yaşlı teyze kapıda bizi bekliyordu. Gel oğlum gel, çorba pişti, sıcak sıcak iç dedi. Sundurmaya koyduğu sofrada, tarhana çorbasını ve yanına kırdığı bir baş soğanı, afiyetle yedim. Teşekkür ettim, kalktım. Evimin kapısını açtım ve hevesle içeriye girdim. Hatıra defterinde, aklım kalmıştı. Gaz ocağını yaktım. Sedire kuruldum. Kaldığım yerden okumaya başladım.

İki vatan bildim. Birincisi için, canımı vermek istedim ama kalçamı verebildim sadece. İkinci vatan için zaten ilk önce, canımı vermem gerekiyordu. Her nefes ve her imtihan aslında, ikinci vatan içindi, o vatana ulaşabilmek için.  Bunu, terzi dededen öğrenecektim. Bu köye, yeni gelmiştim. Kendimi o kadar çaresiz ve yalnız hissediyordum ki. Babadan kalan şayak kumaş için bir terzi olup olmadığını sordum, soruşturdum. Her şey, terzi dedeye gitmemle başladı. Nasıl da anlamam, Hâl elbisesi mi, üzerine mi elbise istersin sorusunun hikmetini? Yaşadıklarımın hatırat olarak kalmasını istedim, ölümsüzleşmesini. İşte asıl hatıram, bundan sonra başladı.

Kalbim, hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Okuduklarımla, donmuş kalmıştım. Devam etmek için sabırsızlanıyordum. Sayfayı çevirirken, Pof! Gaz ocağım söndü. İçinde ki gaz, bitmişti. Karanlıkta kalmıştım. Artık devamını, yarın okuyabilecektim. Gün boyu yürümenin yorgunluğu ile sedirime uzandım, deliksiz uykuya dalıverdim.

Sabah karabaşın havlaması ve kapıyı tırmalaması ile uyandım. Yol arkadaşım, şafakla beraber gelmişti. Dışarı çıkıp, tulumbadan aldığım buz gibi su ile yüzümü yıkayıp, ayıldım. Karabaş, yola doğru koşmaya başladı, geri dönüp dönüp, beni çağırıyordu. Aklıma akşam okuduğum satırlar geldi, yaşlı terzinin yanına gitme isteği ise daha ağır bastı. Karabaş önde, ben arkada yola revan olduk.

Yaşlı terzi kapısının önünde şayak yeleği biçmiş, teğelliyordu. Geldiğimi, yanına oturduğumu bile fark etmedi, ya da ben öyle sandım.  Her iğneyi saplayışında “Sübhânallah” diyordu. Son iğneyi sapladığı yerden çıkardı, hiç düğüm atmadan, ipi kopardı. Geldin mi cancağızım! Dedi.  

İşini ne kadar severek yapıyorsun dedim, her iğne batırışında zikir çekiyorsun. Atamızdan öyle bildik. İdrîs atamızdan. Hz Adem ve Hz Şit’ ten sonra Hz İdrîs, peygamber olarak gelmiştir. Terziliğin başlangıcı, onunladır. Her iğne batırışında “Sübhânallah” dermiş. Kalemle ilk kez yazı yazan, ilk kez elbise diken, hesap ve yıldız ilmiyle meşgul olan ilk insanın, Hz. İdrîs olduğu bilinir. Ama sadece elbise dikmezmiş, aslında Hâl elbisesi biçermiş. Ecnebice bilir misin? Dress kelimesi de Hz İdris’ten gelir. Ya cancağızım, Allahın lisanından başka, lisan mı var? Herkes kendine göre almış, değişikliklere uğratmış ama öz aynıdır. Yedi kuşaktır terziyiz. Adımız yedi kuşaktır, İdrîs konulmuş, bizde atamızın yolundan gitmekteyiz. Gözümüz fazla görmese de, gönlümüz görür. Beden elbisesindeki maharetimizi bilmeyiz ama, Hâl elbisesini hak için biçmeye çalışırız.

Gerçekten gözlerinin çok az gördüğünü, yeni fark etmiştim. Dedemin hatıra defterini okurken, çok şaşırdım, terzi dededen bahsediyordu, dün yaşadıklarımla sanki dejavu yaşadım, dedim. Yani, aynı olayı daha önceden, yaşamış hissiyatı.

Öyle mi diyorsunuz şimdilerde dedi, gülümsedi. Zaman nedir, cancağızım?

Doğduk, yaşıyoruz öleceğiz. Bu süreç, bizim için geçerli olan zaman, dedim.

Gülümsedi. İnsanoğlu için, tüm ilizyonun sebebi, zamandır dedi. Sen şimdi zamanı, düz bir çizgi olarak düşünüyorsun. Dün, bugün, yarın. Oysa zaman, düz bir çizgi değildir. Daireseldir. Çember gibi düşün. Başlangıç noktasından başlarsın, dönersin dönersin, bitiş noktasına geldiğini sanırsın, ama başlangıç noktasına dönmüşsündür. Doğrusal değil, döngüsel yani. Her şey anda yaşanır. Her şey aynı anda yaşanır.

İbn-i Arabi pirime göre Allah için zaman; ezeliyet, ebediyet ve zamansızlık anlamında bir gerçekliğe sahipken, insan için zamanın gerçekliği, içinde bulunduğu, vakte aittir. Allah’ ın, sonsuz zamandaki gerçekliği, varlığın şimdiki anında yani vaktinde gizlidir. Zira insan ebediyetle, ancak sahip olduğu anda, yani vakitte ilişki kurabilir. Mevlana ise bu hususu şöyle ifade eder: “Allah katında ne sabah vardır, ne akşam. Geçmiş, gelecek, ezel ve ebed orada yoktur. Mekansızlık ve zamansızlık alemin de bunlar yoktur.

Oturduğum sundurmada, çenemi iki elimin arasına almış, şaşkınlıktan gözlerim açılmış dinlerken, sağ elim çenemden kayıverdi, kendimi tam bir sersem gibi hissettim. Yaşlı terzi, bunları bu dağ başında nasıl öğrenmişti.

Yani şimdi dedemin dedesi, dedem ve ben aynı anda mı yaşıyoruz?  Nasıl olur, dedemin dedesi savaş gazisi, dedem başka bir meslekteydi, babamda öyle, ben ise 2020’de bambaşka bir yaşam sürüyorum. Anlayamadım. Kafam iyice karıştı, dedim.

Yaşlı terzi, yerinden kalktı, eline bir ağaç dalı aldı, toprağa iç içe iki çember çizdi. Ucu açık, büyük çemberin içindeki küçük kapalı çemberi, dal ile üzerinden geçerek iyice belirginleştirdi.

Bak! Bu senin hayat döngün, bu döngüde başka bir hayat sürebilirsin. Deden savaşta düşman ile savaştı, sen şu anda ki düzenin içinde ki savaştasın. Sahne farklı gelebilir, ama roller aynı. Varacağın nokta da aynı, bir gün gelecek, son dediğin noktaya aslında başlangıç noktasına geleceksin. Eğer uyanmadıysan, zamana ve dünyaya, dünyadaki beklentilerine hapis olmuş şekilde başlangıç noktasına gelmiş olacaksın. Çemberin içinde, hapis. Yani bir hiç. Herkes ile beraber, farklı sanarak herkes gibi aynı şeyleri yaşayarak bir bakmışsın, son noktasındasın. Aslında başlangıç noktasında.

Sonra, içteki çemberin dışındaki çemberin çizgisini, elinde ki dal ile belirginleştirdi, başlangıç noktasından başladı, bitiş olarak başlangıç noktasına geldi ve helezon şeklinde, çizmeye devam etti. Sonsuzluğa giden bir sarmal haline getirdi. İşte! Dedi, dıştaki çember, senin bu hayatta ki yolculuğunun esas amacı. Sen aslında dıştaki, bu sonsuz çember ile yaşarsın. Seni içine almayı hep bekler. Ruhunun sonsuzluğa açılan kapısı. İstersen Hz Adem döneminde ol, istersen, dedenin dedesinin döneminde yaşa, istersen şu an, istersen uzay çağında yaşa. Yaşadıklarının hepsi ilizyondur, sahne farklı gelir, farklı gördüğün algılarının ilizyonudur.

Bedenin, ilk çembere hapsolmuştur, ruhun ise dış çember gibi, sonsuzluğa açılan, sarmaldadır. Kendini oradan çıkarmazsan, başlangıcın ve bitiş noktan arasında bir fark olmaz, Tak! Yok olup gidersin. Peki, neden geçmelisin, ruhunun çemberine? Hakk, insanı ruhundan sonsuz bir nefes olarak yaratmıştır. Sarmal sarmal dönerek, gerçek başlangıcına varman için. Nasıl döneceksin? Zamanın an olduğunu bilerek! Mekanın bir ilizyon olduğunu bilerek! Yaşadıklarının, Hakk’a varmak için bir imtihan olduğunu bilerek. Yani, kendini bilerek. İç çember hep aynı görüyor musun, sen bu çemberden geçip gidiyorsun.  Kendini bilirsen, ne olacak? Hakk’ ı bileceksin. Hakk’ı bilirsen ne olacak? Sonsuzluk için yola çıkmış, bir yolcu olacaksın. Böyle bir yolcu olursan ne olacak? İşte orası gayb, çokta bilmeyiz. Ama bildiriline iman ederiz, ne mükafatlar, ne mükafatlar. Belki muhteşem bir yeni yaşam! Peki, kolay mı? Zor gibi gözükür, ama kolaydır.  Niyetini koyacaksın, niyeti koydun mu arkasından, aşk iniverir gönlüne.

Aşk senin ışığın olur, görürsün yolunu aydınlatır. Dış çemberi de, görmeye başlarsın artık.  Allah, neden insanı yarattıklarının en şereflisi olarak tanımladı? Sürekli ibadette olan melekleri vardı zaten. Koskoca dünya bile, boşlukta asılı duruyor. Güneş sürekli belli bir derecede yanıyor. Onun ne kadar şahane ve kudretli bir sanatçı olduğunu gör diye, rengarenk bitkileri, çeşit çeşit hayvanları, uçsuz bucaksız kainatı, yıldızları gezegenleri önüne sermedi mi? Neden sadece ruhundan, insana üfledi? Neden kendisini dost diye tanımlar, yüce kitapta? Dost! Neden yaklaş der? Neden sadece kendini, içteki çembere kilitledin ve değersizleştirirsin? Neden yok olup gitmeyi seçtin? Kendine, neden bunu layık görüyorsun? Sana ruhundan, nefes layık gören bir yaratıcı varken, sen kimsin de kendini bu kadar değersiz gören hadsiz bir duruma düşüyorsun? Çıksana çemberin dışına? Gel diyor, yaklaş diyor, iç çemberin sahte seslerini duyuyor ama onu duymuyorsun. Duymazsan duyma, zorlama yok! Kendini nereye layık görüyorsan, orası sensin. Ama vakit varken, uyan!

Her bir kelime, sağlı sollu Şak! Şak! Şak! Tokat gibi iniyordu, beynimin nöronları sanki alev almış gibiydi. Başım döndü bir an. Sanki bir kabustan uyanmış, ter içinde, kalbim yeter artık deyip göğüs kafesimi kırıp çıkmak ister gibiydi. Ama dedim, bu beden elbisesi içinde hapisim. İşte afilli bir cümle kurabilmiştim. Ya da bir anlık öyle sanmıştım. Küçük bir çocuğa annesi anlatır hani, güzel bir hayat seni bekliyor, neler neler yaşayacaksın, o da sadece hiç umrunda olmadan “mama” der. Hissiyatım ve düştüğüm durum aynı böyleydi.

Beden elbiseni, çıkartacaksın yakın zamanda, ne kalacak geriye? Giysene hak yolunda, Hâl elbiseni üzerine. İç çemberi beden elbisenle, dış çemberi Hâl elbisenle yürüyebilirsin. Bir gün bedenin yok olduğunda, seni sen yapacak, yükselmeni sağlayacak, çemberinin dışına çıkartacak, Hâl elbisenle sonsuzluğa adım atsana, be hey gafil! Sanki sinirlenmişti.

Ağlamaya başladım. Bu sefer gözyaşlarım, kalbime doğru akıyordu. Sanki derin bir rüyadan, sıkıcı bir kabustan uyandırılmış ve rahatlamaya başlamıştım.

Ne yapmam lazım? Nasıl giyeceğim bu Hâl elbisesini?

Herkesin yolu aynı yönedir, ama yürüme şekli farklıdır. Ben bilmem. Sende bildiklerini unut! İlk önce Allah’ı dinle! Söylediklerini dinledin mi hiç? Kitabını oku, ulaşma kılavuzunla berabersin ama bakmadın hiç. OKU! Sonra her baktığında, onu oku! Sev! İlk önce kendini, sonra her şeyi sev! Yolunu bil! Samimi ol! İstikrarlı ol! Düşeceksin, kalk yürümeye devam et! Peki, olur mu bu kadar ile. Bunu herkes yapmaya çalışıyor. Olmaz cancağızım. Olamaz. Şimdi sevgini, Hâl’e dönüştür, bilgini yaşa Hâl’e dönüştür, şekli yaptığın ibadetlerini giyin, Hâl’e dönüştür. Sen yok ol! Hakkın yolunda Hâl’in varolsun! Ben senin, Hâl elbiseni biçtim, sen terzisi ol, üzerine dik! Kendi yolunda yürü! Çık ilizyon çemberinden! Ama ancak içinden geçerek gidebileceğini de bil! Yüce yaradan, rızkı istediğime veririm, ilmi isteyene der. İstediğime demez dikkat et! İsteyene! Sen istedin mi? İste! Samimi ve bilerek iste!

Yaşlı terzinin yanında, saatlerce sessiz kaldım. Her cümle içimde, defalarca tekrar etti.

O gün elbisem biçilmişti, sonrasında üzerime göre, dikmeye başladım. Hâl elbisemi tamamlayarak, başlangıç noktama yani, sona geldiğimde, beden elbisemi bırakıp, Hâl elbisemle ile huzura uygun çıkmaya hazırlık yapmak, bundan sonra ki tek amacım oldu. Zaten geliş amacımız bu değil miydi? 

Dedemin, hatıra defterindeki okuyamadığım satırların devamında ne mi yazıyordu? Hiç. Belki herkesin yaratılış esmasına göre, Hâl elbisesinin farklı ölçülerde ve şekillerde olacağını idrak ettiği içindir, kim bilir? Sanırım, herkesin Hâl elbisesi, kendi yüzyılına, kendi yaşantısına, kendi fıtratına uygun olacağı için, devamı yazılmamıştı. Bende olsam yazmazdım. Sadece Mevlana pirimden alıntı yapmış, aşağıdaki sözlerle bitirmişti, başladığı hatıratını…

İnsanın gerçek değerini söylesem, Ben de yanarım, dünya da!

Fakat ne yazık ki değerini bilemedi, Kendini ucuza sattı.

İnsan, aslında çok değerli bir atlas kumaş iken, Kendini hırkaya, yama yaptı.

Kâl’inden sıyrıl, Hâl’ inle gel,

İster bu Aşk’ ın, Sen Hâl’ i, ister Ben Hâl’ i olsun,

Geldiğin zaman; Ne Sen, ne de Ben olmayacağız burada,

O Hâl’ de, sadece gel, İster Sen’ inle gel, İster Sen’ siz, Yeter ki gel!
                                              (Mevlana Celaleddin Rumi.)

Ya siz! Hâl elbisenizi, tasarlamaya başladınız mı? Yoksa, hala beden elbisenizi mi süslüyorsunuz? Hâl elbisenizi, bir an önce dikmeye başlasanız, iyi olur derim, başladıysanız da hızlandırsanız iyi olur.

Çemberin, şu an hangi noktasında olduğumuzu bilmiyoruz. Ya başlangıca varan, son noktaya yakınsak?

Aşk ile HU. 

Neşe UYGUN

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
hal
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

12 yorum

  1. Kitap olsaydı bu cümlenin altını çizer, yetmez bir de başucu notu diye zihnime kazırdım her an anımsamak için;
    “Hak, insanı ruhundan sonsuz bir nefes olarak yaratmıştır. Sarmal sarmal dönerek, gerçek başlangıcına varman için. Nasıl döneceksin? Zamanın an olduğunu bilerek! Mekanın bir ilizyon olduğunu bilerek! Yaşadıklarının, hakka varmak için bir imtihan olduğunu bilerek. Yani, kendini bilerek. İç çember hep aynı görüyor musun, sen bu çemberden geçip gidiyorsun. Kendini bilirsen, ne olacak? Hakk’ ı bileceksin. Hakkı bilirsen ne olacak? Sonsuzluk için yola çıkmış, bir yolcu olacaksın. Böyle bir yolcu olursan ne olacak? İşte orası gayb, çokta bilmeyiz. Ama bildiriline iman ederiz, ne mükafatlar, ne mükafatlar. Belki muhteşem bir yeni yaşam! Peki, kolay mı? Zor gibi gözükür, ama kolaydır. Niyetini koyacaksın, niyeti koydun mu arkasından, aşk iniverir gönlüne.”

    Muazzam yazıyorsun ve bence yazmıyor insanın iliklerine kadar “yaşatıyorsun”
    Emeğine o güzel dimağına, yüreğine sağlık.
    Nutkum tutuldu yine ve yine.
    ♥️♥️♥️♥️♥️

    • Hakk bizi bağlıyor görünmez iplerle. Bazen bir konuşmayla, bazen bir kelimeyle, bazen bir paragrafla bazen de sessizce, hissedilen duyguyla.. Sonsuz yaşamda, beraber olacağımız dostlarla, bu rüya aleminde buluşturuyor belki de…

  2. Yüreğinize kaleminize sağlık çok güzel bir yazı çok anlamlı hal elbiselerimizi giyip ilim öğrenerek kalp huzuruyla bu yollarda yürümek dileğiyle

    • Teşekkür ederim, Gülşah Hanım. İstikrarlı bir şekilde, inşallah doğru yolda aşk ile yürüyebiliriz.

    • Öykülerimin ilk başlangıç okumasını sabırla dinleyen, ama finalini süprizle bekleyen sevgili eşim, teşekkürler💕

      • Her öykün bir öncekinden daha çok silkeliyor ,sarsıyor .. Aşk ile yazdığın her harfi ayırt ediyor insan okurken .. Sen sonsuza kadar yaz lütfen 🙏 “Hepimizin yolu aynı , ama yürüme şeklimiz farklı “ Seninle aynı şekilde yürüyebilmek dileği ile .. Emeğine ve en çok da gönlüne sağlık .

        • Canım Esinim, dostluk böyle bir şey, yolda bazen sen öne geçeceksin beni çekeceksin, bazen ben öne geçeceğim seni çekeceğim. Yol en sevgiliye doğru olunca, doğru insanlarla karşılaştırıyor Canım Allahım. Çok başındayız çok, Rab sıfatı ile bize öğretsin ve Cemal’i ile. Teşekkür ederim yorumun için 😉

  3. Bir baş ve bir de SON var…O sonda “Ben senden razıyım kardeşim” diyerek Rabbimin huzuruna varabilmeyi hepimize nasip etsin Allah’ımız…Kalem yazıvermiş yine güzel gönlünüzden geçen yumuşacık hisleri Neşe Hanımcığım…Varolasınız.

    • Allah razı olsun Şadan Hanımcığım, bildiklerimizi, yazdıklarımızı idrak edip uygulayabilelim İnşallah. Sonlarımız, doğruya ve güzele giden baş olsun İnşallah

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM