Melodika Mısto
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • 9 Haziran 2020
  • 1
  • 187
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    2 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 5,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -
Abone Ol 

Melodika Mısto

Dolmuştan yeni inmiş ıslak kaldırımlarda kaymamak için adımlarımı hesaplayarak atıyor ve sağ cebimde zannettiğim sigaramın sol cebimden çıkmasına şaşırarak yürüyordum. Moda evlerini geçerek ilerlediğimde inceden bir melodika sesi kulaklarıma geliyordu. Her gün duyduğum ses bu değildi muhtemelen yeni bir parça öğrenmişti Mısto. Gerçi 3 aydır kendimi dinlemek için kaçmıştım bu şehirden. Yaklaştıkça melodikanın sesi daha da arttı ve hemen hatırladım. Mısto; Edip Akbayram’dan “Hasretinle Yandı Gönlüm” çalıyordu.

Bu şarkı bana yitip giden emeklerimi hatırlatmaya yetmişti. Dinlemek istiyordum ve kaldırımın ıslaklığına aldırmadan Mısto’nun yanına oturdum. Sigaramda iki duman kalmıştı ama yenisini çıkarıp çakmak kullanmadan yaktım. Mısto gözlerimin içine bakıyordu.

“Abi görmeyeli sen çok değişmişsin. Bir de dumanını bana doğru üflüyorsun.” dedi çalmayı bırakarak.

“Hem de nasıl değiştim Mısto. Sen bi benim parçamı çal ondan sonra sigaranı yakarsın. Daha hak etmedin.” diyerek iyice kaldırıma yerleştim.

O benim parçamı çalarken ben de Mısto’yu izliyordum. Yağmurdan ne kadar korunmaya çalışsa da üstü başı ıslanmıştı. Yırtık ceketinden içeri de su sızıyordu. 13-14 yaşında olmalıydı ama teni kapkara olmuştu. Kolay değildi Akdeniz’in sıcağında hem atık toplamak hem de melodika çalmak. Dükkana geç kaldığımı düşünüp bir sigara bıraktım melodikanın üzerine ve hızlı adımlarla uzaklaştım Mısto’nun yanından. “Küçücük çocuğa sigara vermek ne kadar doğru?” diye kendi kendime kızıyordum ama ben vermesem zaten başkasından alacaktı Mısto.

Buralara geleli 3-4 sene olmuş ama sanki burada doğmuş gibi sahiplenmişti bu caddeyi. Ne kavgalar etmişti şu köşede melodika çalabilmek için. Bir keresinde başka bir grubun elinden zor almıştım Mısto’yu. Çocuklar; “Burası bizim bölgemiz burada çöp toplarsan daha beter döveriz.” diye tehditler savurup koşarak kaçtılar beni görünce. Çok bedel ödemişti Mısto burada oturmak için. Hala da bazen bu bölgelerde hak iddia eden gruplar ortaya çıkardı ama Mısto’yu esnaf arkalardı.  Dükkanların çöpünü de döker, akşam olunca restoranlardan kalan ekmekleri de alırdı. Ben de böyle tanışmıştım onunla zaten. Dükkanda biriktirdiğim naylon ve karton atıkları verirdim. Arabası dolunca da Mısto’yu kucaklar arabanın üzerine atar ve onun naylonları tepelemesine yardım ederdim.

Dükkana geldiğimde boş sandalyenin üzerine ceketimi attım. Babam çayı demlemiş annemle beraber oturuyordu. Biraz sohbet ettikten sonra anneme ;

“Ezgi’nin bana aldığı ceket evde duruyor mu?” dedim. Babamın duymasını istemediğim için bunu sessizce söylemiştim.

“Evet duruyor. Niye onu da mı atacaksın? Sen de bi garipsin. Ayrılığı kaldıramıyorsan ne diye seviyorsun be oğlum. İyi o zaman, evlenir de boşanırsan ilerde çocuklarını da kaldırır atarsın. Hayat bu her zaman iyi şeyler olacak değil. Sen de çocuklaşma, ne güzel ceket, kullan işte ne olacak!”  Annemden böyle bir tepki beklemiyordum. Babamın yanında çok konuşmazdı bu tür konuları ama bir şeye sinirlenmiş ve bana patlamıştı muhtemelen.

“Tamam anne uzatmayalım.”  dedim. Babamın yanında bu tür şeyleri konuşmaktan hoşlanmıyordum.

Ezgi’nin bana aldığı ceket de baya pahalıydı. Altı yüz lira vardı sanırım. Beraber geçirdiğimiz ikinci doğum günü hediyesiydi. Ayrıldıktan sonra çoğu hediyesini atmıştım. Atmadıklarımı da gözümün görmeyeceği yerlere kaldırmasını istemiştim annemden. Kim bilir nereye koydu diye düşündüm.

Ertesi sabah kırk beş dakikalık bir aramadan sonra ceketi buldum. Ararken sinirlenmiş ama bulduğuma da sevinmiştim. Annem ceketi yıkamadan koymuştu salondaki kanepenin altına. Ceketi çıkardığımda gelen parfüm kokusundan anlamıştım. Ezgi benim ceketime kendi parfümünü sıkardı. “Benim kokum seni ısıtır.” diyerek parfümü ceketime boca ederdi. Derin bir nefes boyunca son kez kokladım. Sonra hemen hızlıca poşete koyarak yanıma aldım.

Mısto’yu aynı yerde yerde bulma umuduyla dolmuşa bindim. Sonuçta 3 aydır uğramıyordum buralara. “Belki çöp toplamaya çıkmıştır ya da kendine yeni bir yer bulmuş olabilir.” diye düşünüyordum dolmuştan inerken. Hızlı adımlarla yürürken melodikanın sesi gelmeye başlamıştı bile. Çav Bella çalıyordu Mısto. “Çav Bella “hoşça kal sevgili” demekti değil mi? Sen  şimdi Ezgiden kalan son hediyeyi vereceksin Mısto’ya. Bu da vedanın bir şekli değil mi?” dedim kendi kendime.

Mısto’yu görünce yine bir şey demeden yanındaki kaldırıma çöktüm. Hava da güzeldi. Bir sigara yakıp melodikayı bırakmasını bekledim. Çalmayı bırakınca bana döndü;

“Abi nerelerdesin kaç aydır? Dün de bi göründün kayboldun. Neler oldu sen yokken haberin var mı?” dedi. Sesi heyecanlıydı belli ki yine bana bir şeyler anlatacak ettiği kavgaları süsleyerek, küfrederek canlandıracaktı.

“Mısto fazla vaktim yok , bırak şimdi nerelerde olduğumu falan.” Konuşurken bir yandan da poşete koyduğum ceketi çıkarmıştım. Ağzımdaki sigaranın dumanı gözüme kaçınca sinirle fırlattım sigarayı.

“Al bakalım Mısto. Çok giymedim, eskidi de sana veriyorum sanma sakın ha. Güzel olduğu için sana veriyorum. Beni ısıttı, hasta etmedi. Seni de ısıtsın Mısto.” dedim. Bunu derken gözlerim de dolmuştu. Sanki yarım kalan vedamı bu ceketi vererek tamamlıyordum.

“Abi sen manyak mısın? Şu ceketin güzelliğine bak. Bu verilir mi be abi.” Daha bunu derken beraber nasıl bir hata yaptığını anlayarak ekledi; “Abi kusura bakma öyle demek istemedim. Bir anda ağzımdan çıktı. Ben sana saygısızlık yapmam abi biliyorsun. Kızdın mı abi bana ?”

Gerçekten de en ufak bir saygısızlığını görmediğim için heyecanlandığından dolayı boş bulunup “manyak mısın” dediğini biliyordum. Sinirlenmemiştim. Yavaşca doğrularak cebimden sigaramı çıkardım;

“Kızmadım aslanım, olur böyle şeyler merak etme. Ceketi de güle güle kullan Mısto. Dikkat et ha kaptırma kimseye. Cebinde de bir emanet var onu da al, bir güzel karnını doyur.” Derken Mısto’ya sigara uzatıyordum. Bu sigarayı vermesem Mısto ceketin cebindeki parayla sigara alabilirdi.Bunu bilmek o sigarayı vermemi daha meşru kılıyordu.Sigarayı aldığında bende elimle saçlarını karıştırarak, “Hadi görüşürüz aslanım, bir şey olursa dükkandayım bugün.” diyerek arkamı döndüm ve yürümeye başladım.

İki hafta kadar dükkana gidip gelirken Mısto’ya selam verip geçtim. Ceketi üzerinden çıkarmıyordu. Birkaç kez babam, Mısto’nun ceketiyle hava attığını bile görmüştü. “Senin adam ceketle diğer çocuklara hava atıyor. Bir dayak daha yemese bari.” diyerek gülüyordu. Karşı restoranın çöplerini döküp bunun karşılığında da bedava çorba içmeyi ihmal etmezdi. Gelip giderken babamla şakalaşır bazen de canı çikolata istediğinde uzun uzun sohbet eder babam çikolatayı uzatmadan da gitmezdi. Bende kenarda durur babamın bir çocukla nasıl çocuk olduğunu keyifle izlerdim.

Ceketi vermemin üzerinden yaklaşık yirmi ya da yirmi beş gün geçmişti. Dolmuştan inip yürürken moda evlerini geçtiğim sırada ayağım kaldırımdan yukarı doğru çıkan ufak tabela demirine takılmış sendeleyerek yere yuvarlanmıştım. Yoldan geçen biri kolumdan tutarak kaldırdığı sırada melodika sesinin gelmediği fark ettim. Pantolonumu çırparken yürümeye başladım. Adama teşekkür etmeyi unutmuştum. Fark edince utandım ama umursamaz bir tavırla yürümeye devam ettim.

Mısto’nun her zaman oturduğu yeri görünce üç dört kişinin orada durup bir şeyler konuştuğunu gördüm. Yere bakarak konuşuyorlardı. Birinin bilgisi daha fazlaydı ve diğerlerine el kol hareketleriyle sanki bir şeyler tarif ediyordu.  Adımlarımı hızlandırdım ve dört kişi yavaşca ileri doğru gittiğinde Mısto’ya verdiğim ceketi gördüm. Kaldırımın köşesinde, benim yanına oturduğum yere savrulmuş, parça parça olmuştu. Üzerinde melodikanın kırılmış tuşları vardı. Az ilerisinde de kırılmış melodikanın diğer parçalarını gördüm.

Hemen yönümü değiştirip yolun karşısına geçtim. Hırdavatçı Ahmet Abi’yi uzun yıllardır tanırdım. Babamla da muhabbeti vardı. Dükkana girdiğimde raflardan birine uzanmış poşet torbalarını düzeltiyordu.

“Ahmet abi nasılsın iyi misin ?” diye bağırarak omzuna dokundum. Kulakları yaşından dolayı görevini tam anlamıyla yapamıyordu.

“Oooo aslan parçası yüzünü gören cennetlik, nerelerdesin sen kaç aydır?” diye gülerek sordu.

“Ahmet abi bırak şimdi sen beni. Karşıda Mısto’yu göremedim birkaç kişi de orada bir şeyler konuşuyordu. Ortalık da dağılmış sanki. Bizimki yine kavga mı etti yoksa?” diyordum ki daha lafımı bitirmeden kolumdan tuttu beni.

“Gel hele otur şöyle aslanım.” diyerek tahta iskemleyi bana doğru yaklaştırdı. Anlatmasını istediğim için ikiletmeden hemen oturdum.

” Yarım saat önce çöp toplayan üç çocuk buradan geçiyordu. Bunlar zaten esnafı da canından bezdirdi. Benim depomda toplayıp sattığım naylonları bile çalıyorlardı. Onla kalsalar iyi, torbalarımı bile götürüyorlardı. Neyse bunlar geçerken Mıstoyla sohbet etmeye başladılar. Ne konuştular bilmiyorum içlerinden birisi Mısto’nun ceketini soymaya çalıştı. Bizim oğlan durur mu hiç melodikayı kaldırıp kafasına vurdu çocuğun. Daha biz yetişemeden diğer iki çocuk Mısto’nun etrafına üşüştüler. Ben sopayla vuruyorlar sandım ama meğerse ceketi üzerinde parçalamışlar aslanım. Remzi abin çocuklara iki üç tokat atarak bıçağı elinden aldı. Ama olan olmuştu. Diğer çocuklar çöp arabalarını bırakıp kaçarken biz Mısto’nun derdine düştük. Gariban yere serildi. Kahveci Selim abin nasıl severdi Mısto’yu bilirsin. Hemen aldı arabaya götürdü. Biz de haber bekliyoruz aslanım. Sen de Mısto’yu çok seversin çok emeğin var biliyorum. Dua edelim de kurtulsun zavallı.”  Anlatırken Ahmet abinin yüzünde, olaya yetişemeyişinin vicdan azabını gördüm. Belli ki kendini de suçluyordu. Soğuk kanlılıkla kalktım.

“Ben bir Selim abiyle konuşup hastaneye uğrarım. Bir gelişme olursa sana da haber ederim, hadi hayırlı işler Ahmet abi.” Diyerek dükkandan karşıya geçtim. Kaldırımdaki parçalanmış ceketi de yanıma aldım.

Ceketin üzerinde yine delikler vardı. Demek ki kuralı böyleydi sokakların, ceketler deliksiz giyilmiyordu. Selim abiyle konuşup hastanenin önüne geldiğimde kapıda karşıladı beni. Elimi sıkmadan kollarını açtı. Bana sarılarak ağlarken;

“Yetişemedim aslanım, başımız sağolsun. Ben arka tarafa servise çıkmıştım. Sesleri duyunca tepsiyi bırakıp koşarak gittim ama yetişemedim.” Hıçkırarak ağlıyordu. Belli ki onda da yetişememenin vicdan azabı ve üzüntüsü vardı.

“Bu sokaklarda biz büyüttük Mısto’yu. Biliyorsun o diğerleri gibi değildi. En kötü alışkanlığı sigaraydı.” Bu sırada elini benim elimdeki parçalanmış cekete attı. İki eliyle ceketi açıp bakarak;

“Bunun için mi can verdi bu yavrucak? Bilsem ben hepsine birer ceket alırdım. Mısto bunun için mi öldü?”

Bundan sonra konuştuklarını duymadım.Selim abii yitekleyerek geriye doğru çıktığımı hatırlıyorum. Kulağımda bir çınlama oldu. Sağır eder gibiydi ve o çınlamadan başka hiçbir şey duymuyordum. Arkamı dönüp koşmaya başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Hastane avlusundan çıkıp ciğerlerim yetene kadar koştum. Arka duvarı bitirmeden soluğum kesildi. Demir parmaklıkların dibindeki ince betona oturdum. Sırtımı demirlere yasladım. Başımı ellerimin arasına aldım ve nefesim düzelene kadar bekledim. Anladım ki verdiğim ceket bir hayata bedel olmuştu. Bir hayat, bir ceket yüzünden son bulur muydu hiç? Bir sigara çıkardım cebimden ve daha ilk seferde derin bir nefes aldım. Üfledim ve duman yüzümden yukarı yükselirken bağırdım kendi kendime;

“Sen şimdi iyilik mi yapmış oldun?” …

ONUR DEMİR

Sosyal Medyada Paylaşın:
Sonraki Yazı

BİRDE BUNLARA BAKIN

1 Yorum

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM