Eskici
Abone Ol 

Eskici

Her gün bir yerden, göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak, ne güzel.
Bulanmadan, donmadan, akmak ne hoş,
Dünle beraber, gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa, düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. (Mevlana)


Menekşelerim renk renk açmış, balkonumu adeta şenlendirmek için yarışıyorlardı. Oysaki bazen bu çabalarını görmüyor, onlar ile konuşmayı, teşekkür etmeyi ihmal ediyordum. Aynı anda ekilen iki menekşemden birinin, dün sabah solduğunu ve ölmek üzere olduğunu fark ettim. Demek ki bu aralar daha fazla sevgiye ihtiyacı vardı, ama ihmal etmiş olmalıydım. Hemen aldım ve canlı, cıvıl cıvıl renkleri olan diğer saksının yanına koydum. Yapraklarını birbirine değdirdim. Canım menekşem, solma, kardeşine yaprakların değsin, ondan enerji al, lütfen cıvıl cıvıl aç yine, seni çok seviyorum dedim ve yapraklarını öptüm. Bu sabah balkonuma çıktığımda, gözlerime inanamadım, eski haline dönmüştü. Yavaş yavaş sularını döktüm, hepsine çabaları için aferin dedim, yapraklarını sevdim. Huzursuz hissederseniz kendinizi, bitkilere dokunun, ağaçlara sarılın, hayvanları sevin, güneşe bakın, bizim dışımızdaki, sürekli tesbihatta olan canlılarla enerjinizi birleştirin, bakın görün, iyi gelecek! Böyle okumuştum bir yerde. Tatlı tınıları olan bir müzik açtım, güneşi selamladım, güneşi taşıyan melekleri selamladım. Tam da bu arada, eskiciiii! Diye bir ses ile sabah ritüelim bozuldu. Eskici kaldı mı ya hu? Dedim içimden, ses daha yakından geliyordu, tam balkonumun altında durdu ve kafasını yukarı kaldırdı.

Eskin var mı kardeş, istersen yeni bir şey ile değiştirebilirim, dedi.

Yapabilir misin gerçekten? Dedim. Moralim düzgündü ve nükteli bir cevap olsun istemiştim.

Eskici, kafasını iki yana sallayarak, sabah sabah çattık, der gibi baktı bana, ya da bana öyle geldi.

Dur geliyorum bekle, dedim.

Yeni sıktığım taze portakal suyunun içine birkaç buz attım, fırından çıkmış sıcacık poğaçalardan 2 tane peçeteye sardım ve yanına inmek için kapıdan çıktım. Bir an durdum. Geri döndüm. En güzel porselen tabağımı, raftan aldım, poğaçaların sayısını üçe çıkardım, yanına birkaç zeytin koydum, bardağı da en şık kristal olanı ile değiştirdim, en süslü tepsiye yerleştirdim. Merdivenleri hızlı hızlı indim.

İkramımı gören eskici, şaşkınlıktan gözlerinin içi ile gülümsedi. Şaşkınlıktan değildi aslında, gösterdiğim özendendi gülümsemesi. Evin önünde ki ağacın altında ki banka oturdu, iştahla yedi. Çok acıkmıştım ve susamıştım, nasıl iyi geldi dedi. Gözüm, eskicinin tekerlekli tezgahına takılmıştı. Bir tarafta çöpe atılacak nitelikte toplanmış eski malzemeler, diğer tarafta ise birkaç parça yeni plastik malzemenin yanında, üst üste eski kitaplar istiflenmişti.

Eskin var mı kardeş dedi, minnet dolu bir ses ile.

Eski ben var, olur mu dedim? Gülümsedim.

İşe yaramıyorsa çöpe at dedi, ama istersen sana, yeni sen için bir kitap vereyim.

Olur, dedim. Sabah sabah bu nükteli sohbet, keyif vermişti.

Tam yanımızdan, selamsız alt kat komşum geçerken, konuşmalarımıza şahit olmuş olacak ki, iki delinin konuşması gibi algılayarak, alaycı bakış atmış ve içeri girmişti. Ah! Ne çok yaparız değil mi? İçeriğini bilmediğimiz, kınamaları. Eskici, tahta tezgahtan bir kitap seçti, tozuna üfledi, önlüğü ile silip bana uzattı. Şahane bir alışveriş olduğunu ise hiç bilmiyordum, ama mutlu olmuştum. Hayırlı işler dileyip, merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Kendime bol köpüklü bir Türk kahvesi yaptım, menekşelerimin yanına sandalyemi çektim, güneş yüzüme ve kitabımın kapağına vurdu. İçimi, sıcacık bir huzur kapladı.

Kapağında, sadece menekşe resimleri olan kitabımın, ilk sayfasını açtım. Kitabın adı kısmında, YENİ BİR SEN yazıyordu. Ne kadar da, konuşmamıza uygun bir kitap seçmiş dedim. İkinci sayfasını çevirdim. Yazarı: ESKİ SEN yazıyordu. Kendi kendime güldüm, hoşuma gitmiş, eğlenceli gelmişti. Hayat sürpriz ve işaretlerini, eğer bu süprizleri yaşamadan inanırsanız, mutlaka getirir ve pat diye önünüze koyar. Bir yudum kahvemin köpüklü kısmından aldım ve okumaya heyecan duyarak, sayfayı çevirdim. Hat sanatının muhteşemliğinde bir el yazısı ile yazılmış adres vardı.  Altında, aynı el yazısı ile  “Verdiklerin, aldıklarından değerlidir. Bugünkü ikramın için, şükür” yazıyordu. Bir an durdum. Kahve yudumunu, sakince yutmaya çalıştım. Şaşkınlıktan gözlerim, fal taşı gibi açıldı. Elimi anlıma götürdüm, nasıl yani? Dedim. Gözümün önünde cereyan etmişti, sabah ki sohbet. Yazı yazmaya, hiç zamanı olmamıştı. Bana yazılmış olamazdı herhalde, tesadüftü. Kitabın diğer sayfalarını çevirdim, boştu, bomboş. Adrese sayfasına tekrar baktım. Sahaflarda bir adresti. Çok severim sahafları, kitap kokusunu, yaşanmışlıklara eşlik eden kitaplara dokunmayı, okurken sayfaların arasındaki işaretleri bulmayı. Bir anda yağmur başladı. Gökyüzü karardı, bardaktan boşanırcasına dedikleri bir yağmur, yıkamaya başladı tüm doğayı. Dakikalarca yağmuru izledim, hiçbir şey düşünmeden. Yok gibi, hiç gibi, yağmura eşlik edip sadece yağmur olduğumu düşledim. Yağmur usul usul dindi. Güneşin çıkması ile ruhumu rengarenk yapan gökkuşağı, gözlerimin önüne seriliverdi. Bir çırpıda, balkonda ki sandalyemden kalktım.

Hazırlandım, kitabımı da çantama koydum ve evden çıktım. Birkaç saat sonra, sahaflardaydım. Adresi birkaç kişiye gösterdim, gösterdiğim herkes başka bir sokak tarif etti. Sonunda,  tüm sokakları dolaşarak, kapı numarasını bulmuştum ve işte, kitap dükkanın tam önündeydim. Kapının paslı kolunu tuttum, aşağı doğru indirdim ve kiremit rengine boyalı, alçak tahta kapıdan, eğilerek içeri girdim. Gözlerim bir an hiçbir şey görmedi. Pencereden içeri giren ışığın çizgi şekilinde aydınlattığı yerler, toz bulutu gibiydi. Yavaş yavaş gözüm alıştı, üst üste yığılmış kitapları, gözüm seçer oldu. Yerden tavana kadar, her yer kitap doluydu. Raflara yaklaştım. Bir kitap seçtim.

Sayfalarını karıştırdığımda, el yazısı ile yazıldığını gördüm. Başka bir kitap seçtim, o da el yazısı ile yazılmıştı. Birkaç kitap daha seçtim. Hepsi el yazısı ile yazılmış binlerce kitap ile doluydu burası. Arkamda ki kapının yavaşça açıldığını ve yine yavaşça kapandığını hissettim. İçeri giren, sabah ki eskiciydi. Hoş geldinnn dedi, sonunu uzatarak, sanki beni bekliyor gibiydi. Küçücük masasının arkasında ki tabureye geçti, oturdu. Masanın önünde ki tabureye beni buyur etti. Oturdum. Kitaplar dedim, hepsi el yazısı ile yazılmış. Neden el yazısı ile yazılmış kitapları biriktiriyorsunuz? Bana, boş bir kitabı neden verdiniz? Beni neden buraya davet ettiniz? Arka arkaya birkaç soru daha sordum.

Sen talep ettin ve kendini sen davet ettin. Talebe ve davete icabet edilir, dedi. Kalktı, gaz ocağında iki kahve pişirdi. Hayatımda içtiğim en lezzetli kahveydi, höpürdete höpürdete içtik,  çocuklar gibi. Kahve bitene kadar hiç konuşmadık. Bana döndü.

Söyle bakalım, derdin nedir? Dedi.

Kafam çok karışık, dedim.

Çözülmesi için ilk önce karışır elbet, ne zamandan beri? Dedi.

Babam öldüğünden beri, neden buradayız, nereye gidiyoruz, amacım ne? Çok sorguluyorum, dedim.

Dert gelmeden, kafa karışmaz, düzelir, keder ile sen daveti almışsın dedi.

Nasıl yani? Dedim.

Her acı sınavda, ruhaniyetinde bir kapı aralanır, açarsan içeri girersin, kapatırsan kapanır, aradığının tam olarak ne olduğunu biliyor musun? Dedi.

Kendimi arıyorum, dedim.

Kendini bulmadan, Rabbini bulamazsan ama bulanlar hep arayanlardır, dedi.

Onu çok seviyorum, beni sevmemesinden korkuyorum, dedim.

Seni sevdiği için sevebiliyorsun, yoksa sevebileceğini mi sanıyorsun? Dedi.

Ben onun sevdiği dostları gibi değilim, onlar gibi olamam ki, sıradan biriyim, dedim.

Buna karar verecek olan sen misin, hüküm yetkin var mı? Dedi.

Çok okuyorum, kafam daha da çok karışıyor, dedim

Okumuyorsun, sadece bilgi yükleniyorsun. Hal et, dedi. İşin hal etmek olsun. Okumakla öğrenemeyeceğin çok şey var, aklınla okur, kalbinle bilirsin, dedi.

İlmini okudukça, bu dünya aslında çok boş geliyor, dünyadan zevk alamıyorum, dedim.

Dünya zevk yeri değildir, esas zevk yerine gidilecek bir yoldur, sende buradan geçen bir seyyahsın. Bu dünya sandığın gibi boş değil, gerçek istikamete ulaştıracak bir nimet, dedi.

Ama mutsuz hissediyorum ne yapsam, dedim.

Mutlu hissetme yeri değil burası, işin SIRRI mutlu etmekte, dedi.

Verdiğim kitabı çıkartıp masanın üzerine koydum, bunun bir anlamı olmalı herhalde, neden bana verdin? Dedim.

ESKİ SEN ile YENİ SEN’ i takas etmek isteyen kimdi,  sen değil miydin? Dedi. Düşünmeme bir süre izin verdi.

O halde başlamalısın, biran önce. Her sayfasına, her gün birini, bir canlıyı mutlu edecek bir şey yapıp, yaz. İnsan insana sevinç, insan insana şifa, insan insana inşirah olmalı. Her gün yeni bir işte, her daim yeni bir işte. Az olsun yaptıkların ama istikrarlı olsun. Kitabının ana fikri; Rabbin için yapacakların ve ona varan işler olsun. Mutluluk, başkasına verdiğin mutlukla gerçeğe yani esas olan Huzura dönüşür. Her sayfanla, ona giden yolda ki, taşları engelleri kaldırırsın. Yaptığın küçük mutluluk eylemlerini, azımsama. Allah’ın terazisi bizimki gibi çokluk, büyüklük, ağırlık ölçüsünden farklıdır. Samimiyetine bakar. Zaten yaptıkça anlayacaksın. Çok ilim ve bilgiden, hale dönüşen eylem daha faydalıdır. En güzel bardağın ve en güzel tabağınla bu sabah ikramınla başladın, ilk bunu yazabilirsin.  Düşün;  En zengin yemek sofrasından, açlıktan bayılmışken ikram edilmiş bir simit çay, sahilde ki lüks barlarda içeceğin meyve kokteylinden, sıcaktan bunalmışken uzatılan bir soğuk ayran, kalabalıkların içinde neşeli görünmeye çalışmaktan, elinde iki kahve ile kapına dayanan bir dostun sohbeti, en lüks yerde dinlediğin müzik dinletisinden, radyo da için sıkılırken, çıkan en sevdiğin şarkı, resim galerisinde seyrettin resimden, gökyüzüne bakarken, benzettiğin bulutların şekli bazen daha mutlu etmez mi?

Gülümsedim, aslında ne kadar da basitti. Ne kadar da ayrıntıda kayboluyoruz diye, düşündüm. Minnet ve huzur ile ayrıldım dükkandan. Tam kapıdan çıkarken, döndüm ve yanına yaklaştım, teşekkür ederim dedim. Birkaç sır, fısıldadı kulağıma. Geleceğim dedim, kitabımı doldurunca yine geleceğim.

Aradan üç ay geçmişti. Sayfalarımı, doldurmuştum. Çok huzurluydum. Büyük eylemler değildi yaptıklarım, ama bazen bir gülümseme ile bir selam gibi, bazen bir sokak çocuğunun karnını doyurmaktan ziyade,  hatırını sorarak ekmek arası peyniri  beraber yemek gibi, kanser tadavisinde eriyip biten yaşlı komşuma, nasılda gençleştiğini nasıl da iyi gözüktüğünü söylemek gibi, kırılan ağaç dalını öpmek ve acısını paylaşmak gibi, karıncanın yükünü hafifletmek, yolunu kısaltmak için yuvasının etrafına kırıntı bırakmak gibi, cebine birkaç şeker koyup çocuklara dağıtmak gibi, sabit fikirli olduğunu bildiğin birine, aslında ne kadar güzel kalbin var tertemiz, ışıl ışıl ama birde böyle düşün demek gibi, sorunlarını çözmekte zorlanan birine, hayatta tanıdığım en güçlü insan olduğunu ve sorun çözmede onu örnek aldığımı söylemek gibi, trafikte yol verdiğim teyzeye, amcaya gülümseyip, elimle de selam vermek gibi, kendine aldığın tatlıdan, samimiyetin olmadığı, yan komşunun ziline basıp sana da aldım, demek gibi, geçen ambulansın arkasından dua okumak gibi, mezarlık ziyaretinde en eski ve en bakımsız mezarın yanına gidip, otlarını temizleyip onun kabir huzuru için dua etmek gibi, elimdeki şişedeki suyu, taşların arasından çıkmış çiçeğe dökmek gibi, rutin bir kontrol için hastaneye gittiğimde, acil bölümüne inip, geçmiş olsun geçecek deyip çıkmak gibi, birkaç basit oyuncak alıp, çocuk bölümüne girip, bunlar sizin için geldi demek gibi, ekmek alırken askıya ekmek bırakmak gibi,  askıdan ekmek alan birine, fırında olan kurabiyelerden, tatlılardan bir paket yaptırıp, kendime alırken yalnız yiyemem, ağzınız tatlansın deyip, teşekkürü beklemeden, hızlıca yürüyüp gitmek gibi. Bizim için, basit ve önemsiz gördüğümüz bir hareket,  birisi için o an, tam da o an her şeyden önemli olabilir.

Sahafların yolunu tuttum. Yeni bir boş kitap almak, eskici ile biraz hoş sohbet etmek ve yeni sırlar öğrenmek için, sabırsızlanıyordum. Bu sefer, sorularımın altı daha dolu olacaktı, hatta birkaç sorumu hazırlamıştım. Sahafların içinde, iki tur attım fakat dükkanı bir türlü bulamıyordum. Birkaç sokağa daha girdim çıktım. Sokağın başında ki dükkanları nihayet tanımıştım. Adımlarımı hızlandırdım. İşte gelmiştim.

O da Ne? Dükkan yerinde, değildi. Ama nasıl olur dedim, çevreme, dikkatlice baktım. Yan dükkanlar, yerli yerindeydi.  Eskicinin dükkanın yerinde ise boş küçük tarla vardı. Yabani menekşelerle dolu bir tarla. Yıkılmış olsa bile üç ayda burasının, bu menekşelerle dolmasının, mantıklı bir açıklaması yoktu. Durdum, baktım, baktım anlam vermeye çalıştım. Yan dükkandan, eskici yaşlarında biri çıktı. Hiçbir yerde olmayan, ilk basım kitaplarım var bakmak ister misiniz? Hava sıcak, gelin biraz soluklanın dedi. Kendime gelebilmek için dükkana girdim. İçinde buz olan taze sıkılmış portakal suyu ve antika bir tabakta sıcak poğaça ikram etti. Ellerim titreyerek aldım. Yan dükkan, dedim ve sustum. Adam biraz şaşkın ifade ile, yıllardır her üç dört ayda bir, biri gelir, yan dükkan der ve susar. Ben babamdan devir aldığımdan beri, boştur burası. Anlamıştım, sanırım eskiciye ihtiyacım kalmamıştı artık. Eski beni vermiştim, yeni bir ben inşaa etmeye başlamıştım. Teşekkür ettim ikramı için, bir kitap alıp çıkmaya karar verdim. Raflardan bir kitap çektim çıkardım. Pirim Mevlana’dan eski basım bir kitaptı. Bir sayfasını açtım, çıkan şiiri sesli okumaya başladım.

Her gün bir yerden, göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak, ne güzel.
Bulanmadan, donmadan, akmak ne hoş,
Dünle beraber, gitti cancağızım,
Ne kadar söz varsa, düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. (Mevlana)

Sayfayı tam kapatacaktım ki, şiirin bulunduğu sayfanın içinden el yazısı ile yazılmış bir not, yere düşüverdi.  Evet işte, aynı el yazsı idi.  Eskicinin muhteşem el yazısı ve Mevlana pirimin şiirlerinden bir dörtlük. İşte şimdi yaşadıklarımın anlamı tamamlanmıştı. Sesli okumaya devam ettim, EYVALLAH dedim ve gülümsedim.

Ben bende değil, sende de hem sen, hem ben,
Ben hem benimim, hem de senin, sen de benim,
Bir öyle garip hale bugün geldim ki,
Sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim?

Aşk ile hu.

Göklerde ve yerde olan ne varsa (her türlü ihtiyacını) O’ndan ister. O (Allah C.C) her gün (her an farklı) bir “şe’n”de (ayrı bir işte ve meşguliyettedir). (Rahman 24)

Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı? Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi? Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel. (İnşirah suresi)

Neşe UYGUN

Sosyal Medyada Paylaşın:
Etiketler:
eskici öykü deneme

BİRDE BUNLARA BAKIN

10 yorum

  1. Mest eden bir yazı daha, hani canım eskici demiş ya ‘Mutlu hissetme yeri değil burası, işin sırrı mutlu etmekte’ diye.Bu, temiz bir ağızla bir başkası için dua etmeye benziyor.Bu arada bir başkası dediğimiz kim? O mutlu ettiğimiz kim, yine ben değil miyim ki? Yüreğin hep aydınlık olsun canımmm.

    • İşin sırrı ve cevabı yine Mevlana’dan canım;
      Ben bende değil, sende de hem sen, hem ben,
      Ben hem benimim, hem de senin, sen de benim,
      Bir öyle garip hale bugün geldim ki,
      Sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim?

  2. Canım Neşe hanım, kaleminize ve yüreğinize sağlık. Enfes bir hikayeydi yine. Hepimiz seyyahız bu alemden geçen, kendimizi bulmadan, bir canlıya dokunmadan gideceğimiz yere varabilmemiz ne mümkün

    • Teşekkür ederim Fatoş hanımcığım, aslında ne çok ayrıntıda kayboluyoruz, oysa ne kadar kolay, ne kadar basit ve bir o kadar samimi olarak o yolda yürüyebiliriz. Ne kadar çok varlığa temas ederek yürürsek yolumuzu temizleriz.

  3. Çok hastaydım, yazını görüyorum ama okumaya mecalim olmadığı için okuyamıyordum.
    Ama zihnimde asılı kaldı.
    Acaba yine ne yazmıştım?
    Tüylerim diken diken oldu Neşe’ciğim.
    Hikaye mi , sen mi yaşadın emin olamadım.
    Belki bunun senin için bir önemi yoktur.
    Ama şu anlamda benim için bir önemi var.
    Bu herkese nasip edilecek bir ikram değil.
    Ne mutlu sana.
    Ne mutlu ömrüne…
    Ah…..♥️♥️♥️♥️

    • Canım Dinçel’im, ilk önce Şafi ismi hürmetine üzerine Şifa yağsın. Öykülerimde en çok sorulan soru, bunları yaşadın mı? Ahh!!! yaşayabilsem keşke, nerede bende o ilim, o eskicinin dükkanından çıkar mıydım hiç? Sana da aynı cevabı vereyim, aslında sormak isteyenlere de. Çok aşığım ya da çok aşık olduğumu sanıyorum, yada maşuğum ama umursamaz bir maşuk. Aşık olmak haddime mi onu da bilmiyorum. Öyküde menekşenin canlanması gerçekten yaşandı :). Okumaya ve öğrenmeye çalışıyorum, O’nun ilminin, tozunun tozuyum. Sadece o anda kendime yazıyorum öyküleri, vesile oldu site paylaşıyorum, yazmama da neden oldu her çarşamba. Kendi kafama takılanları, kendime soruyorum, öyküde ki sorular onlar çoğunlukla. Belki duymak istediklerim çıkıveriyor sonra öykü olarak. Ben kıssa ile anlatılanları daha kolay anlıyorum. Rabbim de bize Rab sıfatı ile anlamamız gerekenleri teşbih ile anlatıyor ya kitabımız da sonra nasıl misal verdim hala anlamadınız mı diyor ya? Demek ki benim fıtratım, benzetmeyle anlamak bilmiyorum. Sadece ona varan bir konu yazmak için yazıyorum, sonra okuyana da akıp akıp gidiyor. Elhamdüllilah. Belki okuyan da aynı soruları kendine soruyor o neden ile kendi ile konuşuyormuş gibi hissediyor.Öyle işte canımcığım. Candan cana, kalpten kalbe. Sadece o var.

  4. Yıldız tozun üstüme üstüme yağdı bugün.
    Işık oldun.
    Nur oldun.
    Rabbim senin aracılığınla konuştu bugün benimle.
    Bin Hamd olsun Canım Neşe’m.
    Daim olalım kardeşim benim.
    Bin Şükürler olsun Rabbimize.
    ♥️♥️♥️♥️

    • Kalbe davet geldiyse, gel bakalım beri Dinçel’im dendiyse, ilham, taştan gelir, ottan gelir, kuştan gelir, bir garip farkında olmayan Neşe’den gelir. Derler ya, yaradan isterse, yel getirir, sel getirir, el getirir, Yaradan istemezse; yel götürür, sel götürür, el götürür…

      • Bugünkü, beraber tefekkürümüze istinaden:

        Ben bende değil, sende de hem sen, hem ben,
        Ben hem benimim, hem de senin, sen de benim,
        Bir öyle garip hale bugün geldim ki,
        Sen ben misin, bilmiyorum, ben mi senim?

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM