Deruni Hayret
  • Facebook
  • Twitter
  • Google+
  • 7 Haziran 2020
  • 1
  • 187
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    2 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 5,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -
Abone Ol 

Deruni Hayret

Allah’ım ” hayret “imi artır.

Düşünüyordu. Uzun süredir oturduğu koltuğun üzerinde bacaklarını kendine çekmiş, adeta büzüşmüş bir hâldeydi. Derin bir kasvet ruhunu esir almıştı, bu kasvetten çıkabilmenin tek yolu dibi görmek miydi? Görmüştü işte dibi, hiçbir şey yapası yoktu. Peki bu çare miydi gerçekten, çaresizlik mi?

Duvardaki saate baktı, öğlen olmuştu. Evde çalıştığı salgın günlerinde hâlâ eskisi gibi erkenden kalkıyor, kendine çeşitli meşgaleler arıyor, ruhunun düştüğü boşluğu maddi işlerle doldurabileceğini düşünüyordu. Ancak bugün kendi bulduğu meşgalelerden bile uzaklaşmıştı, yapacakları da yapma isteği de tükenmişti. Büyük bir boşluk onu içine çekiyordu. Ruhunu doyuramadıkça hissettiği açlığı yanlış yorumluyor, sürekli yemek yiyordu.

Midesi kazındı ya da ruhu yine sinyaller gönderiyordu da o alamıyordu. Mutfağa gitti. Çayı demledi, mükellef bir sofra hazırladı. Karnını tıka basa doyurdu. Beklediği gibi olmadı; ruhu hâlâ büyük yoksunluğun içindeydi. Sofradan umutsuzca kalktı.

Tükenmişti tükenmesine, bitmişti de belki ama o mükemmeldi ve her işinin mükemmel olması için çok çabalardı. Ortalık ne kadar da dağınık geldi gözüne! Mutfağı toplamaya başladı, temizlik takıntısı da son günlerde artmış, küçük bir leke üzerinde dakikalarca oyalanır olmuştu. Tezgâhta gördüğü küçük lekeyle de uzun dakikalar alakadar olmuş, toplantının başlamasına az bir zaman kaldığını fark ettiğinde ancak lekenin izinin bile kalmadığını anlayabilmişti. Raftan bir bardak aldı, bardağa dudak payı bile bırakmayacak kadar çay koydu. Dökmemeye çalışarak çalışma odasına götürdü. Üstünü başını düzeltip bilgisayarın başına geçti.

Hayret…

Melek, toplantıda yapacağı sunuma iyi hazırlanmıştı. Saatler sürecek olan toplantıya başlamadan önce evraklarını yeniden düzenleyerek bilgisayarının yanına koydu. Kendini vazifesine hazır hissediyordu ancak içinden bir ses ona gerçek görevinin bu olmadığını, asıl vazifesini yapmasının gerekliliğini fısıldıyordu.

Sunumu bittiğinde patronunun beğenisi, arkadaşlarının hasetleri gözlerinden okunuyordu. Bunu da mükemmel yapmıştı. Boşluk kapanacak gibi oldu fakat daha da açıldı. Günlerce susuz kalmış bir bedevi gibi her serabı gerçek sanıyor, hakikati sezdiğinde umutsuzluğa kapılıyor, susuzluğu daha çok artıyordu.

Toplantı beklediğinden kısa sürmüştü. Bilgisayarı sonunda kapattığında önemli bir evrakın masasının üstünde duran küçük saksılardan birine takılmış olmasıyla iki gündür saksıların tozunu almadığını hatırladı. Toz bezini almak için odadan çıktı. Geri döndüğünde vakit kaybetmeden küçük saksıları eline alıp silmeye başladı. Sukulent, kaktüs, menekşe derken saksıları tek tek sildi. Dikkatini saksılardan çektiğinde sonunda onu gördü: taşın ince ince yontulmasıyla ortaya çıkan bir heykel gibi sert yapraklardan nakşedilmiş çiçek motifi. Parmak uçlarıyla okşadı onu. Oldukça sert olmasına karşın çabucak kırılan bu acayip sanat eserine özenli davranıyordu. İçindeki fısıltı büyük bir haykırışa dönüşmüştü. “Vazifen bu!”

Oldukça bunalmıştı. Hatırlamaya başlamıştı bugüne kadar unuttuklarını: O’nu, O’na olan kulluğunu… Camı açtı. Uzun süredir kulaklarını tıkadığı ezan sesi hem odayı hem ruhunu sarmalamıştı.

“İşte, bu serap değil sonunda vahayı gördüm.”

Çok zaman olmuştu Rahman’ın huzuruna çıkmayalı. Bir bitkinin yaptığını yapamıyordu. Oysa şu küçücük sanat eseri “Bana bak ve O’nu gör!” diyor, lisan-ı hâliyle şüpheye bile yer bırakmayarak zikrini yapıyor, ibadetini tamamlıyordu.

Mütehayyirâne ve pek müteffekirâne, O’nu düşündü. Bu acaip sanat eserlerinin Sanatkâr’ını. Şu zamana kadar sadece işi düştüğünde sığındığı, Rabbini.

Ezan…

Sert yapraklara incelikle işlenmiş çiçek motifini hayretle tefekkür ederken gözü diğer saksıdaki dikenlerin arasından parlayan çiçeğe ilişti. Onu da eline aldı. Oldukça korkunç görünen kaktüsün dikenleri arasında muntazam yerleştirilmiş, pembe çiçeği müşahede ediyordu.  Hayranlığı gitgide artıyordu. Nazenindi ancak hemen kopacakmış gibi bir yapısı yoktu, pembenin birçok tonu sırasıyla üzerinde işlenmiş çiçeğin. Tozunu aldığı saksıları tekrar masaya koydu.

Camı kapatmaya karar verdi.

“La ilahe illallah”

     Ezan bitmişti. Bu zamana kadar kulak tıkadığı ezanla; masasında dikkat etmediği çiçeklerle kendine gelmenin sevincini yaşadı.  Bir damla suya muhtaç ruhu, yağmurla karşılanmıştı.

       Abdestini alıp seccadesini serdi. Rahman’ın huzurunda önce kendisine açılan bu Rahmet kapısına şükretti ardından affını diledi.

Allah ” hayret “imizi artırsın…

Nazlı AYDIN

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

1 Yorum

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM