Şeyda Kukul
Şeyda  Kukul
kukulseyda@gmail.com
Her şey nasıl oldu?
  • 7
  • 285
  • 13 Nisan 2020 Pazartesi
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    2 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 5,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -

Her şey nasıl oldu? Hadi Tatile Gidelim

O yaz kızımla baş başa birkaç günlük bir tatil yapalım dedik. ‘Çok gezelim yine!’ dedi heyecanla. Çocuğum benden bir şey istediğinde hemen ‘Hayır!’ demek yerine kâr zarar hesabını çabucak yapar, yenileceğimin baştan belli olduğu tartışmalardan kaçınırım. ‘Olmaz, dinlenelim!’ desem olmayacaktı, ben de ‘Olur!’ dedim ve onu kırmadım, yoksa gezmeyi sevdiğimden değil.
Araba kullanacağım için yakın mesafeler olmasını tercih ettim. ‘Gel seninle Karadeniz kıyılarını bir de Trakya’dan görelim.’ dedim. Çocukluğumdan beri aile topraklarımızın bulunduğu Doğu Karadeniz’e her fırsatta giderim de Trakya tarafına sadece İğneada’ya gidebilmiştik yine kızımla. Trakya’nın köylülerini çok modern, bir o kadar da içten bulmuştum. Tadı damağımızda kaldı derler ya, tam da öyle olmuştu.

Zülfü Livaneli, Kardeşimin Hikayesi’nde kitabın kahramanını orman içinden geçen upuzun yollardan Karadeniz’in uçsuz bucaksız kıyılarına indirmiş, herkesten uzakta olan eski bir Rum balıkçı köyüne götürmüştü okuyucularını. O kadar güzel tasvir etmişti ki yolları, bir ara arabayı sanki kitabın kahramanı değil de ben sürüyormuşum hissine kapılmış, virajlarda başımın dönmesine engel olamamıştım. Podima’yı o kitabı okuduğumdan beri çok merak ediyordum doğrusu.

Orda Bir Köy Var Uzakta

Hemen bir yol haritası çıkarmaya koyuldum. Podima’nın nerede olduğunu bulmaya çalışırken bugünkü adının Yalıköy olduğunu öğrendim. İstanbul’a da çok yakındı. Yalnız Yalıköy yazınca Kıyıköy de çıkıyordu karşıma hep Google’da. Gitmişken orayı da görelim dedim, her iki köyde de kendimize yer ayırttım. Tabii Kıyıköy Kırklareli’ne Yalıköy İstanbul’a bağlı olduğundan, önce Kıyıköy’e gidecektik. Tabii oralara kadar gitmişken bizim Çorlu’daki Filiz’in kapısını tıklamasak olmazdı. Aradım kendisini ve ‘Biz geliyoruz!’ dedim. Sevindi.

Kedimizi kızımın babasına bırakıp sabah çıktık yola. Yön konusunda biraz zayıf olduğum için Çorlu’ya giden yol tarifini arkadaşımdan almıştım. Ne olur ne olmaz diye de sesini beğensem de yön duygusuna pek güvenmediğim navigasyonumu açtım. Arada kızımla sohbet ederken dikkatim dağıldı sanırım, aynı yoldan üçüncü kez geçtiğimi fark ettim. Navigasyonlar yapıyor böyle hatalar diye çok üzerinde durmadım. Zaten Çorlu’ya akşam yemeğine yetiştik.

Arkadaşım ve ailesiyle uzun yıllardır görüşmediğimizden sabaha kadar sohbet ettik. Filiz bizi Kıyıköy’e gitmekten vazgeçirmeye çalıştıysa da biz programımızı bozmadık ve kahvaltıdan sonra koyulduk yola. Ben, kızım ve navigasyondaki kadın. Bu sefer çok yolu karıştırmadı neyse, iki saaatte vardık apartmandan bozma, pek konforsuz, tertemiz olan motelimize. Sahiplerinin ailece işlettikleri bu şirin yerde yemekleri de evin hanımı hazırladı bizim için.

Yakınımızdaki manastr dışında pek gezilecek yeri olmasa da nehirle birleşen kıyısı muhteşem bu köye bayıldık. Eski köy evleri, tepedeki balık lokantası ve eşsiz manzarası görmeye değerdi doğrusu. Nehirde ara ara başını su yüzüne çıkaran yılanlarla yaptığımız küçük gezinti hem keyifli hem ürkütücüydü. Ertesi gün de kalalım diyordum ki kızım Filiz Teyzesinin gezi rotasını çok beğenmiş olsa gerek, onunla gezmenin daha güzel olacağını söyledi. ‘Peki.’ dedim.

Kastro

Dönüş yolunda navigasyon bizi Kastro denen başka bir kıyıya attı. Daha kalabalık ve eğlenceli bir yer olduğu için sesimi çıkartmadım. Ne de olsa çok gezmek için çıkmıştık yola. Yine de sesi güzel, kendi yol bilmez bu kadına çok güvenmediğimden, karanlığa kalırız diye erkenden yola çıktım. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Tarlaların içine girmemek için birkaç U dönüşü yaptık. Bir ara tepemin tasının attığını fark ettim ve navigasyondaki kadına ‘Sağda çıkış yok ki! Bir sus!’ diye bağırdığımı fark ettim. O da gerçekten sustu. ‘Küstü mü ne?’ diyordum ki telefonumun şarjının bittiğini fark ettim.

Şurada Bir Köy Daha Var Galiba

Biraz düz gittikten sonra bir köye geldik. Bakındım, etrafta bir çay bahçesi ya da kahve varsa orada bir çay içer, telefonu şarj ederiz diye düşündüm. Köyün kahvesini bulamadık ama küçücük köyde tam 4 tane cami gördük. Ne yapsak diye düşünürken yoldan geçen birini gördüm. Adam şaşılacak şekilde o yıl kaybettiğim dayıma benziyordu. Arabayı durdurdum, amcaya çay bahçesi gibi bir yer aradığımızı, navigasyonsuz gitmemin mümkün olmadığını, telefonumu şarj etmem gerektiğini söyledim. ‘Gel kızım bizim ev şurada, hanım bize bir çay yapsın, bahçede içeriz, sen de telefonunu şarj edersin.’ dedi. Zahmet olmasın demeye kalmadan kendimizi bahçede bulduk. Karadeniz’de de böyledir. Misafiri pek severler. Bir sürü soru sorar, bir yerden tanış çıkmaya çalışırlar.

Abbas Amca ve eşi bizi çok güzel ağırladılar. Sanki yolda karşılaşmamışız da biz aile büyüklerimizi ziyarete gitmişiz gibi vakit geçirdik. Tanıştığımıza gerçekten de çok sevindiğim Abbas Amca ve eşi bize bahçelerinde torunları için yaptıkları minyatür kuyuları ve çiçeklerini gösterdiler. Abbas Amca tüfek fabrikasından emekli olmuş. Kazma, kürek gibi bir sürü el aletinin minyatürünü yapmış, tavukları için yaptığı müstakil ev görünümlü kümesin duvarına asmış. Torunları gibi kızım da onlarla oynamaktan çok keyif aldı tabii. Yol bilmeden yola çıkmama eşi biraz şaşırdı, biraz da cesur buldu beni. Ben de köyde dört camii olmasına şaşırdığımı söyleyince ‘Bizim bir tane camimiz var, sen dört dönmüşsündür.’ dedi. Kızım da ‘Evet anne, aynı yerden dört defa geçtik, çok eğlenceliydi!’ deyince bir gülüşme oldu. Yola çıkmadan çiçeklerinden birini elime tutuşturdular, ‘Yine gelin.’ dediler ve vedalaştık.

Bu sefer navigasyonla baştan anlaştım.

Yolu uzatmamasını sıkıca tembihledim. Zaten topu topu kırk, kırk beş dakika sürerdi yol. Çorlu’ya çok kalmamıştı. Yaz olduğu için hava da geç kararıyordu da temkinli olmakta fayda vardı. Yol uzunca bir süre dümdüz devam etti, Ayçiçek tarlalarından geçerken uygun bir yerde durduk. Kızımla ayçiçeklerinin içinde birkaç poz çektik. Çocukken İstanbul dışındaki Ayçiçek ve gelincik tarlalarına bayılırdım ama aklıma bile gelmezdi fotoğraf çekmek. Zaten aklıma gelse, makine bulacaksın, içinde film olacak, biri arabayı durduracak da senin fotoğrafını çekecek… uzun işti anlayacağınız. Birkaç pozdan sonra ayçiçekleri ve çekimimizi zorlaştıran arılarla vedalaşıp bir saat içinde vardık Çorlu’ya. Biz gidene kadar arkadaşım ertesi gün için tam da kızımın istediği gibi çok gezmeli planlarını yapmış, yemekleri hazırlamış, bizi bekliyordu. Ertesi gün yine yola çıkıp Trakya’nın kalanını tüm gün arkadaşımla gezdik. Ve sonraki sabah nihayet Podima yoluna çıktık.

Podima

Navigasyondaki kadının yardımıyla Livaneli’nin bahsettiği yollardan, birbirinden güzel köylerden geçtik. Kıyıya, deniz kenarındaki otelimize gittik. Odamıza yerleştik. Arkadaşımı arayıp, otele yerleştiğimizi söylediğimde ‘Hadi bakalım, oralarda ne hikayeler yazacaksın, kim bilir!’ dedi. ‘Ne hikâye yazması, in cin top oynuyor burada. Yarın öğlen İstanbul’a döneriz.’ dedim. Nedense sesimi ben de beğenmedim. Canım sıkılmıştı durup dururken. Aradığım, hayalini kurduğum yer burası değildi sanki. Karadeniz böyledir; seni önce kendine çeker, koşa koşa gidersin. Sonra hoyrat davranır. Mutlaka canını sıkacak bir şey yapar. Bırakır gidersin, ‘Bir daha da gelmem!’ deyip. Sonra o yine seni kendine çağırır. Kıyıları, köyleri o kadar güzeldir ki gitmeden edemezsin. Bir de kocaman deniz var önünde diye sevinirsin ama yüzsen yüzemezsin. O gün de pek bir coşmuş, kıyıya yüzmeye gelenleri oradan oraya savurmaya başlamıştı.

Deniz ara ara iyi görünüyordu ama kıyıdaki dalgalar suya girmemize izin vermiyordu bir türlü. Çıkalım o zaman dediğimizde de kıyıya çıkmayalım diye arkamızdan vurup geri düşürüyordu bizi. Sanki onu bir şey yapmışız da çok kızmış gibi. Ne yaparsa yapsın, yeniden kendisine koşacağımızı bilirmiş gibi…

Kızım eğleniyordu dalgalarla, deniz kabuklarıyla. Ben de ona göz kulak olmaya çalışıyordum tanıdık bir ses bana ismimle seslenene kadar…
Podima’da birkaç gün daha kaldık arkadaşlarımız da orada olunca. İstanbul’a bir dolu güzel anı getirdik yanımızda. Abbas Amca’nın çiçeğini Podima’daki arkadaşımızda unuttuk ama o çok iyi baktı ona. Ben hikâye yazmak şöyle dursun, bir müddet cümle bile kuramadım yorgunluktan.
Navigasyon firmasından alternatif bir sürü rota oluşturmalarına yardımcı olduğum için teşekkür mektubu bekledim uzun süre, gelmedi.

Bir yıl sonra yayınevi sahibi bir arkadaşım beni aradı. Ayçiçek tarlalarının içinde çektiğim kızımın fotoğrafını bir kitaba kapak resmi olarak koymak istediklerini söyledi. Hikâyeyi yazamasam da çok güzel bir romana kapak fotoğrafı hazırlamış oldum.

İstediğimiz rotayı çizebileceğimiz, rüzgâr nereden eserse oraya gidebileceğimiz sağlık ve huzur dolu günlerimiz olması dileğiyle…

Sosyal Medyada Paylaşın:

7 yorum

  1. Herşey çok güzel olmuş çok güldüm.nedenmi? Köyü dört dönüp dört cami’ nin olmasına.seni çok seviyorum

  2. Çok net ve açıklayıcı bir anlatim olmuş. Tebrik ederim. İlgi cekici ve yeni icerikler uretip ortaya koyabilmek gerçekten harika. İyi çalışmalar.

  3. Uzuun uzun yürüdüm, mis gibi nefesler aldım doğada sizinle. Çok teşekkür ederim bu gezide emeği geçen hepinize. Kendimi çok iyi hissettim.

  4. Çok hoş, çok içten anlatmışsın. Koronadan fırsat bulursak bende de gitme isteği uyandırdın

  5. ahhh bend eböyle çıkmıştım yollara :)) zülfü livaneli’nin kitabını okuyunca burnumun dibindeki yeri bilmiyorum aaa ne ayıp diye meraktan gitmiştim :)) yine çok eğlendim okurken

  6. O kadar akar gider bir yazı olmuş ki şartlar müsait oisa kalkıp gidesim geldi.Bu arada podimayı bende çok görmek istiyorum.

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM