Neşe Uygun
Neşe  Uygun
uygun.nese@gmail.com
Ya Yeter Demezse?
  • 1
  • 56
  • 18 Mart 2020 Çarşamba
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    4 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 5,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -

Diyarlardan bir diyarda, cennet gibi bir mekanda, huzurla, bereketle, hayat devam ediyordu. Bu diyarın hükümdarı, halkını öyle seviyor öyle seviyordu ki, hiç kimsenin ayağına taş bile değsin istemiyordu. Topraklardan bereket fışkırıyor, envai çeşit yiyeceği dallar çekmiyor, gürül gürül çağlayanlar, toprağa can oluyordu. İnsanlar hoşgörülü, birbiriyle uyumlu, neşe mutluluk içinde yaşıyorlardı. Hükümdar öyle mutlu öyle halkıyla gururluydu ki onlar istedikçe, taleplerine cevap veriyor, hatta daha fazlasını onlar istemeden kendilerine sunuyordu. 

Hükümdarın, hizmetkarlarından bir tanesi yaşanılan anın yıllar yıllar öncesinde, hükümdarla ters düşmüş, riyakarlık yapmış ve hükümdarın sevgisini kaybetmişti. Hükümdarın sevgisini kaybetmiş olması onu daha da hırslandırmış, onu daha da kötü biri haline dönüştürmüştü. Hükümdarın sevgisi altında, mutlu yaşayan halka da düşman kesilmişti. Bir gün oturdu, düşündü, mutluluk ve sadakat içinde yaşayan halkı hükümdarın gözünden düşürmeye karar verdi. En pahalı kıyafetlerini giydi, en büyük bineğe bindi ve diyarın kapısından, var olan tüm gücüyle içeriye girdi. Girdi ama girişi ile simsiyah bulutlar geldi, şimşekler çaktı, yıldırımlar düştü. Halk evlerinden korkuyla çıktı ve en büyük meydana toplandılar. 

Hizmetkar

Hizmetkar, kükreyen sesi ile, düzenin değişmesi ile ilgili nutuklar attı, gücünün arkasından geleceklere daha büyük güç, zenginlik, üstünlük vaad etti. Sanki  halkı büyülemişti. Oysa zaten mutluydular, zaten huzurluydular, ama yetmemişti. İçlerinden bazıları karşı çıktı, zaten ölümlüyüz ne gerek var dedi. Zaten ölümlüyüz. Ama çoğuna huzur ve var olan güçleri yetmedi.

İlk önce güce tapanlar evlerini ayırdı, diyarın dışına taşındı. Aynı dili bile konuşmak istemedi, kendi aralarında yeni bir dil geliştirdi. Var olan düzenlerinide yeni düşüncelerine göre dizayn etti.  Aylar, yıllar asırlar geçti. Öyle bir düzen kuruldu ki, aynı hükümdarın hükmü altında doğanların, yaşayanların, birbirinden ayrı sınırları, birbirinden ayrı dilleri, birbirinden ayrı ilkeleri, birbirinden ayrı düşünceleri oldu. Aslında aynıydılar. Aslında farkları yoktu. Aslında aynı hükümdarın hükmü altındaydılar. Aslında gerçeği unutmuşlardı.

Kendi sınırları dışında olanlara hükümdarlık yapmaya başladılar. Kendinden daha güçsüz olanları ezmeye başladılar. Kendinden daha savunmasız olanları sömürmeye hızla devam ettiler. Aslında sadece zannettiler.

Peki, hükümdar bu durumda ne yapıyordu?

Sadece izliyor ve bekliyordu? Neyi mi bekliyordu? Bir gün aynı yerden geldiklerini anlamalarını, özlerine dönmelerini sabırla ama sonsuz sabırla bekliyordu.Sınırlar, diller, dinler, ilkeler o kadar farklılık yaratmaya başladı ki, en güçlü olan topluluk kendi gücü ile yetinmedi, daha zayıf olanın elindekini almaya, ezmeye başladı. Gücünü, zenginliğini, bilgisini kullanarak, tüm sınırları kendine katabilecek düzeye getirdi. Ya da getirdiğini sandı. Herşeyi veren ve öğreten büyük hükümdarın gücünü unuttular. Onun bilgisi ve verdikleriyle, zahiride görünen ürettiklerini yenilmez zırhları sandılar. Ama birde batınide görülmeyen vardı. Görünen ile görünmeyeni alt edeceklerini düşündüler. Oysa yanılıyorlardı. Hemde çok yanılıyorlardı.

Büyük hükümdar bekledi. Bekledi. Bekledi. Sabretti, umut etti ve yine bekledi.

Zalimlik, acımasızlık, bilgiye, güce tapınma öyle bir boyuta geldi ki, büyük hükümdara kafa tutmaya kadar vardı.

Bir sabah, ezilen, zulmedilen ama hükümdarın buyruğunda olan küçük bir çocuk, zalimliğin en ağır darbesini aldı. Sadece küçücük bir çocuk, ellerini kaldırdı hiç bir şey söylemeden ağladı. Sessiz sözü, avaz avaz suskunluğu, tüm diyarın üzerine yayıldı, tüm diyarı kapladı.

Tüm gökyüzü bağırdı, “yeter artık, kim siniz siz? ”

Toprak bağırdı “yeter artık, ne sanıyorsunuz kendinizi? “

Diyardaki tüm su ve su kaynakları “ yeter artık, aczinizi nasıl bilmezsiniz? ”

Tüm hayvanat haykırdı “yeter artık, kendinize gelin ”

Tüm bitkiler ağlayarak çığlık çığlığa “yeter artık, nankörlüğe son verin” diye seslendi.

Bütün YETER’ ler tek çığlık  oldu.Hükümdar, sevgisinin büyüklüğünden ve belki özlerini hatırlarlar diye bekleyişine, halkın  hizmetine sunduğu diğer varlıkların, acıyla haykırışından sonra ara vermeye karar verdi.

Diyarın, toprağına emretti, sarsıldı, sarsıldı, yer yarıldı, bir çok yer yıkıldı ama acıdı ve hüküm verdi, tamamen yıkma, yeter belki anlarlar dedi.Diyarın gökyüzüne emretti, esti, gürledi, yeri birbirine kattı ama acıdı, hüküm verdi, esme yeter belki anlarlar dedi.

Diyarın suyuna emretti, yağdı, çağladı, aldı götürdü ama acıdı , hüküm verdi, yağma  yeter belki anlarlar dedi.

Hayvanlar, gökyüzünden bulut bulut intikamlarını almaya geldi ama acıdı, hüküm verdi, bu kadar yeter belki anlarlar dedi.

Ya Yeter Demezse?

Görünmeyen bir virüs, en güçlüden başladı, ne sınır, ne dil, ne ırk, ne din, ne para, ne bilgi tanıdı tüm diyarı hızlıca sarmaya başladı. Ne güç, ne bilgi, ne zenginlik, ne koruyan aletleri durdurmaya fayda etmedi. Korkular aynıydı, acılar aynıydı, gözyaşı aynıydı, diyarın bir ucundaki ile diyarın diğer ucundaki birbirinin aynıydı. En önemlisi birbirlerine  inanmadıkları yüce bir hüküm ile bağlıydı.

Yüce hükümdarın, “bu kadar yeter, belki anlarlar” demesi için; bu diyarın halkı,  öze döndü mü, hükmün büyük hükümdardan geldiğini düşündü mü, aslında ayrım olmadığını herkesin bir olduğunu anladılar mı, bilginin, gücün ve zenginliğin, üstün olmanın anlamsızlığını idrak ettiler mi huzurlu, bereketli, ortak bir diyarda yaşamanın güzelliğini hatırladılar mı?  Bilinmez.

Ya yüce hükümdar, Yeter demezse, öykünün sonu nasıl biter?

Tüm zalimliklere, tüm merhametsizliğe sessiz kaldıysak, ezilenin yanında olmadıysak, karnı aç olanı doyurmadıysak, çözüm üretmeye çalışmadıysak, hatta düşünme gereği bile duymadıysak, acılarını izlemeyi bile moral bozukluğu olarak düşündüysek, ya kendimizi onlardan ayrı tuttuysak, yaşananları, zalim olana gelen ceza olarak düşünmek ne HADSİZCE bir yaklaşımdır. Hepimiz duyarsızlık yaparak, iştirak etmiş sayılmaz mıyız? Şimdi yüce hükümdarın sesimizi duymasını istiyoruz. Artık bizde Yeter dememiz lazım, biriz, aynıyız, korku duygumuz aynı, endişe duygumuz aynı, gözyaşımız aynı, umudumuz aynı, kahkahamız aynı, ölüm sebeplerimiz aynı, beraber ve aynı şekilde yaratıldık, beraber ve aynı şekilde öleceğiz. O zaman bundan sonra tüm dünya olarak, kendimize gelelim. Yüce hükümdar, Yüce Allah hepimizi yardım etsin, hayırlarla ıslah etsin.

Aşk ile Hu

Şüphesiz Allah, hiçbir şeyle (ve hiçbir şekilde) insanlara zulmetmez. (O kullarına haksızlık etmekten ve zarar vermekten münezzehtir.) Ancak insanlar (günahlara dalmak, fıtrata ve şeriata aykırı davranmak ve kötülüklere sapmak suretiyle) kendi kendilerine zulmetmekte (bela ve cezaları hak etmekte) dirler. (Yunus 44)

 “İnkar edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz, onlar için hayırlıdır. Biz onlara mühlet veriyoruz ki, günahlarını artırsınlar ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Ali İmran Sûresi. 178)

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.” (İSRA 16)

“(Ey Peygamberim!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Ancak Allah onları cezalandırmayı, korkudan gözlerin dışarıya fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim,14 /42)

Sosyal Medyada Paylaşın:

1 Yorum

  1. Ah güzel arkadaşım, yüreğine sağlık, ne kadar anlamlı yazılar okudum bugün çok şükür.

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM