Neşe Uygun
Neşe  Uygun
uygun.nese@gmail.com
” Merhamet “in Çocuğu Vicdan
  • 3
  • 78
  • 05 Şubat 2020 Çarşamba
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    3 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 3,67.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -

İnsanı insan yapan en önemli değer, merhamet ve vicdandır. Bunu hissetmeden ve yaşamadan bilemezsiniz, cümle içinde tanımlayamazsınız. Hele ki bunu çocukken yaşayarak öğrenirseniz, bu duygular ciğerinizin en derin köşesine mıh gibi oturur. Büyüdüğünüzde, hayatınızı ve karakterinizi ilmek ilmek örer. Bir öykü değil, sarayına geri dönen prenses hakkında yaşanmış bir anımı anlatmak istiyorum.

Evimiz dört bloktan oluşan güzel bir siteydi. Bahçeli bir evden, apartman olan bir eve taşınmak hiçte mutlu edici değildi. Hele ki “Dilek Ağacımı” terk edip gelmek oldukça üzücüydü. Tek çocuktum, yeniden arkadaş edinmek endişe vericiydi. Arkadaşlarım kitaplarımdı. Aşıktım kitaplarıma. Bir önceki “Dilek Ağacım” yazımda anlattığım, hayallerimizi süsleyen bisikletin sahibi arkadaşım ne çok yer etmişti çocukluğumda. Aynı arkadaşıma, okula başlarken beyaz sayfalarında rengarenk resimlerin olduğu bir alfabe alınmıştı.

Aman Allahım

İlk kez bakmam için bana verdiğinde, kelimenin tam anlamıyla büyülenmiştim. Aman Allahım! O nasıl güzel bir koku, kağıt kokusu. Hala her aldığım kitabı sanırım bu nedenle koklarım, aynı duygu istisnasız aynı heyecanı yaratır. Kitap aşkımın başlamasına sebep, beyaz kağıda basılmış renkli alfabe kitabıdır. Bisikletine dokundurmadığı gibi, alfabesine de dokundurmazdı. Her gün evlerine gidip alfabeye bir kez bakabilmek için yalvarırdım. O alfabe hayatımda ne büyük önem arz ederdi. Bazen benden sıkılır alfabesini elime verdi. İlk yaptığım, kağıdını koklamak olurdu. Kitap aşkımın başlama sebebiydi. Daha sonraki yaşlarımda, okul harçlıklarımı hikaye kitaplarına verdim, düşünüyorum da hatıramda simit gazoz yiyen arkadaşlarıma eşlik ettiğim hiç kalmamış. Kitap benim simidim, gazozumdu. Her hikayede renkli dünyalara dalar, yeni yerler keşfeder, maceralara atılırdım. Hep hikaye okumak ile olmuyordu, arkadaş da gerekliydi.

Hava çok güzeldi, apartmanın önüne oynamak için indim. Yeşil gözlü, çok zayıf ama dimdik duran bir kız yanıma geldi. Dimdik duran diyorum, mağrur duruşu, onu ilk görüşümde nasılda aklıma yer etmiş demek ki. Benimle oynamak istemedi, ama ikna ettim. Nerede oturduklarını, sordum. İki blok arkamızdaki sitedeydi. Arkadaş olmuştuk. Her gün bize gelir, annemin yaptığı kurabiyeler eşliğinde oyunlar oynardık. Ama beni evlerine hiç davet etmezdi. Bir gün, size gidelim mi dedim. Olmaz dedi, beni evlerine istememişti. Başka günlerde birkaç kez daha sordum, aynı cevabı aldım. Üzülmüştüm, aklıma takılmıştı. Bir gün oyundan sonra evine giderken, sessizce peşine takıldım. Apartman girişinden girdi, merdivenlerden yukarıya çıkmadı, aşağıya indi. Şimdi apartman görevlisi diyoruz o zamanlar kapıcı dairesi denirdi. İsimlerin ne önemi var ki işini doğru yapanın yaptığı her iş, kutsaldır.

“Merhamet”ti bu

Oturdukları apartmanın kapıcı dairesinde kalıyorlardı. Babası o apartmanda görevliydi. Arkasından usulca merdivenlerden indim, kapıya, vurdum. Kapıyı arkadaşım açtı, açar açmaz suratıma kapıyı kapattı. Kapıda bir süre bekledim, ilk hissettiğim merhamet duygusunu, bu an yaşanmış gibi hatırlıyorum. Acıma hissi değildi, bambaşka bir histi bu, merhamet. Kapıcı oldukları için değil, onu rencide ettiğimi düşündüğümü sandığım için üzülmüştüm, aslında üzülmesine, üzülmüştüm. Ama bu üzüntü hissinden başka bir şeydi. 7-8 yaşında ki bir çocuk için anlamlandırması zor bir duygu. Öylece bekledim. Tekrar kapıyı vurdum. Açtı, arkasını döndü içeri girdi. Süslü takunya terlikler vardı o zaman moda olan, süslü terliklerimi çıkardım, arkadaşımın naylon terliklerinin yanına düzgünce koydum. İçeri girdim.

İlk yüzüme vuran kesif bir rutubet kokusu oldu. Annesi beni buyur etti. Annesi iki büklüm bir kadındı, sırtında kocaman bir kambur vardı. Babası çok yaşlı bir adamdı, dedesi olabilir diye düşündüm fakat babası olduğunu anladım. Tek bir odaydı bodrumdaki daire, küçük bir mutfak ve tuvaletten oluşuyordu. Arkadaşım mutfaktaydı ve ben divana oturduğumda, gözleri yaşlı bir şekilde mutfaktan çıktı. İşte o an hiç tatmadığım bir duygu, göğsümde kabardı. Kalktım, sadece arkadaşıma sarıldım, sımsıkı. Ne güzel eviniz var dedim, ben hep geleyim mi?

Annesi gel tabi kızım her zaman gel dedi. Yer sofrasında yemek hazırlığındaydılar, davet beklemeden ilk ben oturdum, sofra bezini dizlerime çektim. Oysa hayatım boyunca, dışarıda, akrabalarımızda kimsenin yemeğini yemeyen bu konuda huysuz bir çocuktum. Ve hiç aç değildim. Gerçek dostluğumuz böyle başlamıştı. Bu hissettiğim duygu neydi? Merhamet miydi? O gece hiç uyuyamamıştım. Yaşam tarzında ki bu farklılık neden oluyordu, gözüme hep kızarmış suratı ve ağlamış gözleri ile arkadaşım gelmişti.

Prenses

Birkaç gün sonra okullar açılmıştı. Arkadaşımla aynı sınıftaydık. Öğretmen, arkadaşımızı sınıfa tanıştırdı, bizimle okuyacağını söyledi. Kendisini tanıtmasını, ailesinden bahsetmesini istedi. Arkadaşım, babasının bambaşka bir meslek sahibi olduğunu anlattı. Sınıfta yarattığı ilk etki, duruşu ve güzelliği ile prenses gibi bir kız olduğuydu. Edasıyla, tavrı ve davranışlarıyla prenses gibi davranıyordu. Serçe parmağını havaya kaldırır, elini çenesinin altına koyar, aynı prenses edasıyla otururdu. Benim için öyleydi zaten. Eskiden biz okul sonrası şahane oyunlar, tiyatrolar icat ederdik. Arkadaşım sürekli prenses oluyor ben hizmetçi oluyordum. Bir kere ben prenses olayım diye yalvarırdım. Ama beni hep ikna ederdi. Yelpazemi getir, beni serinlet, ayakkabımı sil, su getir emir kipi ile sürekli emirler yağdırır bende ona hizmet ederdim. Kızardım bazen ama yine yapardım. Bazen bana köle derdi. Oysa ben onun ne hissettiğini içten içe anlayabiliyordum.

Şimdi bu yaşımda düşünüyorum da o yaşlardaki bir çocuk bunu nasıl algılayabiliyormuş, şaşırıyorum. O zaman tanımlayamadığım duygunun adının merhamet olduğunu artık biliyorum. Artık eskisi gibi uzun sürmüyordu oyunlarımız, prenses ve hizmetçi oyunumuzu yarıda kesiyor, eve gidiyordu. Okula da her sabah geç kalıyor, öğretmenden azar işitiyordu. Kısa sürede öğrendim ki, arkadaşımın babası rahatsızlandığı için her sabah apartman servisine çıkıyor okula sonra yetişmeye çalışıyor, akşam üzeri de tekrar servise çıkıyordu. Aman Allahım! Çelimsiz bir kız çocuğu ve 36 daire. Şu anda bile aklım almıyor. Bunu öğrendikten sonra, sabah değil ama öğleden sonraki servislere bende katıldım. Beraber servise çıkıyor, bundan çok zevk aldığımı söylüyor, ona yardım ediyordum. İnsanların ne kadar acımasız olduğunu o yaşlarda öğrenmiştim.

Nerde kaldın, neden geç getirdin, neden yanlış aldın? Servisi bitirip okula gittiğini gördükleri halde, balkondan seslenip, unutttukları bir şeyi aldırırlardı. Derse geç kalırdı. Ne kadar basit bir şey değil mi? Ama benim hala duygusu aklımda. Ya arkadaşımın? Hem merhametsizlik, hem anlayışsızlık. Duygunun adını bilmiyordum ama hissiyatının farkına varıyordum. İnsanın içinde koyu gri bir çöreklenme yaratıyordu. Çocuktu daha çocuk, minnacık bir çocuk.

Kendim için değil….

Artık çok yakın olmuştuk, beraber ders çalışıyorduk. Hayalimde hiç unutmadığım sahne, defteri bitince silip tekrar kullandığıydı, o kadar küçülmüş kalemle nasıl yazıyordu?  İşte bu sahneler, ihtiyacı olan çocuklara düzenlediğimi okul yardımlarında, bolca defter, kalem alma, okul ihtiyaçlarını karşılama isteği olarak bana yıllar sonra geri dönmüştü. Kalemlerimi yanlışlıkla evlerinde unuturdum, geri getirirdi. Rencide olacak diye anneme söyleyemezdim, anneciğim bir gün fark etti, bir düzine kalem ve defter aldı hediye. Ama bana da aynısından aldı, ikinize hediye aldım dedi, rencide etmemek için.  Hiç o kadar mutlu olmamıştım, kendim için değil arkadaşım için.

Ne güzel yöntem bulmuştu anneciğim. Arkadaşımla ders ve notlar konusunda yarışırdık. En büyük rakip, birbirimizdik. Çok hırslı, çok çalışkan bir öğrenciydi. Ondan, bir not eksik aldığımda çığlık çığlığa anneme koşar eksik not aldığımı söylerdi. Sürekli yarış içindeydi. Eksik hissettiği duygularını, not başarısı ile karşıladığını biliyordum ama beni bazen üzdüğünü fark etmiyordu. Belki de okul hayatımda çok başarılı olmamın sebebi bizim not rekabetimizdi. En iyi arkadaş, en büyük rakip. Olsun ben yine de arkadaşlığımızdan mutluydum. Bana dost için fedakarlık yapmayı, sevmeyi, paylaşmayı en önemlisi de merhameti öğreten kişiydi. Acıma değil, merhamet. Merhamet sen ne güzel bir duygusun.  Günlerimiz böyle geçiyordu, prenses arkadaşım ve hizmetkar ben. Ama hiç şikayetçi değildim, onu gerçekten prenses olarak görüyordum. Sarayından bir süreliğine uzak düşmüş bir prenses. Arkadaşım bana sadece merhameti öğretmedi. Vicdan nedir bunu da hafızama kazıdı. Tam anlamıyla vicdan azabı ne demek, hissettiren ve öğreten oydu.

Bir gün okulda, bir tartışma çıktı kimin babasının daha iyi işi var, kim daha zengin diye.

Ne saçma, ama çocuklar bazen acımasız olabiliyor. Arkadaşım, kendini anlatmaya başlayacağı zaman bana döndü. Bizim ne kadar yoksul olduğumuzu, onun hizmetinde çalıştığımı, aslında kıyafetlerimin onun eskileri olduğunu bana acıyarak anlatmaya başladı. Çok alaycı, çok kırıcı konuşuyordu. Kulaklarıma kadar kızardım. Ama anlattıklarının gerçek olmamasından dolayı değil, bana karşı davranışından dolayı çok kırılmıştım. Hayatımın en büyük hatasını yaptım. Kalktım, yavaşça yanına yürüdüm,  yanağına bir tokat attım. Yanağında, kıpkırmızı ellimin izi çıkmıştı. Daha 8 yaşındaydık. Bir öfke kontrolsüzlüğü değildi, kalbimi dostluğumuza vermediği değer alev alev dağlamıştı. Tek pişmanlığımdır. Hiçbir şey söylemedim, söylediklerini düzeltme ihtiyacı hiç hissetmedim. Beni üzen söyledikleri değil, dostluğumuzu hiçe saymasıydı. Sınıftan çıktım. Nasıl tokat atabildim?

Vicdan azabı

 İçime çöreklenen kapkara bir duyguydu, kapkara.  Vicdan azabı, içe çöken kapkara, kemiren ve çok acıtan bir duyguydu. Hala vicdan azabı denilince,  8 yaşında ki bu hareketim aklıma gelir. İşte vicdan azabı kelimelerle tanımlanamaz belki ama bence anlamı tamda buydu.  Sınıftan çıkınca, arkamdan koştu. Olay, söyledikleri, nedeni hakkında hiç konuşmadık. Kızaran yanağından öptüm, birbirimize sarılarak çok ağladık. O benim prensesimdi. Ben onunla yine apartman servisine çıkmaya devam ettim, hizmetçisi ve kölesi olmaya da. Vicdan azabımda işin içine eklenmişti. Onun yaşayamadığı duyguyu, benimle yaşadığını anlayabiliyordum. Küçücük aklımla, elinden tutmaya çalışıyordum,  günlerimiz böyle geldi geçti.

İlkokuldan sonra babası vefat etti, çok uzağa taşındılar. Ama görüşemedik. Bilmiyorum belki de sitenin hatıraları ile beni de arkaya atmıştı. Anlayabiliyordum. Haberlerini aldım hep. Üniversiteyi kazandı, çok iyi bir üniversitede akademisyen oldu, profesörlüğe yükseldi. Şimdi başarılı bir yazar aynı zamanda. Birçok kitap yazdı, benim bildiğim birçoğu akademik 17 kitabı var. Saygınlığını, söke söke geri aldı.

Geçen gün aklıma daha fazla düştü.  Görüşemedik, ama birbirimizle ilgili haberleri uzaktan alıyorduk.Üzerinden çok uzun yıllar geçmesine rağmen, hiç unutmamıştım zaten. Üniversitesinin mail adresinden, kendi mailine bir şekilde ulaştım. Uzun bir mektup yazdım.

Kısa bir sürede cevap geldi.  Sadece cevabın bir kısmını değiştirmeden, buraya aynen yazmak istiyorum.

Sevgili arkadaşım merhaba,

Bana ulaşmana çok sevindim. Aslında hem senden hem de diğer tanıdıklarımdan haber aldım yıllarca. İnsanın küçüklük hallerini bilen biriyle konuşması, gerçekten güzel. Geçen yıllara baktığımda hep mücadele ve uğraşı doluydu. Doğrusu tüm içtenliğimle söylüyorum, sizlerdeki gibi çok iyi bir çocukluk dönemim olamadı. Ama bunu ve bunun getirilerini uzun süre önce kabullenip herkesin belli şartlar altında yaşadığını, herkesin geniş imkanlara sahip olamadığını öğrendim. Neyse, yine de güzel günlerdi diyelim. Sanırım not hırsım ve birilerinden daha fazla önde olma arzum hiç bitmedi ve tükenmedi (bunun ne kadar insanı yıpratan bir şey olduğunu anlatamam). Şimdi öğrencilerime asla ve asla böyle yapmamaları, hayatta hep birinci olmak dışında da çok fazla güzellik ve özelliklerin olduğunu anlatmaya gayret ediyorum. Okumak ve yazmak benim hayatım oldu. Bu yol, benim yolumdu ve İlahi tesadüflerle girdim ve çıkmak istemedim. Hocalık da bana bahşedilen bir nimet oldu. Geçmişten gelen bir dost mesajı, beni alıp götürdü .

…………………….

Mektubun kalan kısmı, arkadaşım ve bana, bize özel kalsın.

Merhamet ve Vicdan

Hayat işte, merhamet ve vicdanı bana öğreten prenses arkadaşım, tırnaklarıyla hak ettiği sarayına geri dönmüştüO sarayı bir yerden teslim almamıştı, her taşını, tuğlasını kendi örmüştü. Hayatını kendi kendine değiştirebilmekten başka çaresi yoktu. Biz güzel çocuklardık. Gerçekti arkadaşlıklarımız. Tabletlerimizi değil, duygularımızı paylaşırdık. Hayatımıza değerler katacak duygular işlenirdi yüreğimize, büyüdüğümüzde hayatımızı ilmek ilmek örerdi. Keşke büyüklerde ya da büyüdüğümüzde de bu kadar hassas olabilsek.

Çocukluk anılarım, onun bende bıraktığı izler ve dersler çok değerliydi. Prenses arkadaşımın arkadaşlığı ise çok daha önemliydi. Kendimi, onun anılarında, güzel geçmeyen bir çocukluk hatırasının arasına sıkışmış kalmış gibi hissettim biraz. Bunu çok iyi anlıyorum.  Koca koca insanların, tahsil yaptığını sanan yetişkinlerin, onu hor görmesinin sonucunda bir çocuğun hayatını, duygusal anlamda nasıl olumsuz etkilediklerini düşünüyorum.  Korkunç bir şiddet bu, çok korkunç! Bilselerdi acaba, vicdan hesabı yaparlar mıydı?

Şimdi küçücük çocuğa yapılan muameleyi düşününce, Mehmet Akif Ersoy’un şu dizelerini, suratlarına söyleyebilme isteği doğuyor içimde.

Ne ibrettir kızarmak bilmeyen çehren,

Bırak kardeşim tahsili, git edep haya öğren

Güzel sözdür;

Hissettirdiklerimize dikkat edelim. Hem de çok dikkat edelim. İnsanlar ne söylediğinizi unutabilirler, ne yaptığınızı da unutabilirler, ama nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.

Aşk ile Hu.

Sosyal Medyada Paylaşın:

3 yorum

  1. Bizim çocukluğumuz daha bir anlayışlı daha bir sevgi dolu geçti değil mi? Yazınız ile kendi çocukluğumun bazı dönemlerine de değindim kendi kendime. İçimizden merhamet ve sevgi hiç eksik olmasın eninde sonunda güzelliğe ulaştırıyor bu duygular insanı. Kaleminize sağlık 🙂

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM