Neşe Uygun
Neşe  Uygun
uygun.nese@gmail.com
Kaftanın Sırrı
  • 1
  • 59
  • 12 Şubat 2020 Çarşamba
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    4 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 4,75.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -

Bu kadar sıcak bir günde, yüzlerce koyunu otlatmak hiç de kolay değil. Dağların yüksek yamacından esen serin bir yel gelse de ferahlasam diye bekler dururum. Bu kadar koyunu otlat otlat nereye kadar. Üzerimdeki kepeneği taşımak kolay mı sanırsınız. Bende isterim, güzel bir kaftanım olsun bakanın bir kez daha baktığı, salınayım alem içinde, itibarım artsın. Saraylarda oturmak, mal, mülk, bir sürü çocuk, itibar, önümde eğilen insanlar olsun isterim. Ama gel gör ki koyun güden garip bir çobanım. Neden geldim ki bu hayata düşünür dururum, koyun biti ayıklamak için mi?

Çoban bunları düşünüp dururken, uzaklardan dörtnala bir atlının tozu dumana katıp geldiğini görmüş. Selamün aleyküm çoban kardeş, biraz soluklanıvereyim yanında deyip, atının üzerinden atlayıvermiş tüm heybeti ile. Çobanın gözleri adamın üzerindeki kaftanın ışıltısından büyülenmiş gibi dona kalmış. Öyle bir kaftanmış ki, tüm işlemeleri altından, taşları yakuttan, zümrütten, kristallerden oluşuyormuş. Çoban, misafirinin kendisiyle konuşmasından, onu muhatap almasından dolayı çok sevinmiş. Ekmeğini paylaşmış, suyundan ikram etmiş. Adamın üzerindeki kaftandan gözlerini bir türlü alamıyormuş. 

Adam kaftanını çıkartmış, çobana uzatmış, bu senin demiş. Çoban şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş. Adam istersen sana bu kaftandan daha değerli bilgiler vereyim, bu kaftanı da yakıverelim burada demiş. Çoban, telaşla bilgiyi ne yapayım, ben kaftanı isterim demiş ve bir çırpıda sevinçle kaftanı üzerine giyivermiş. Kendisini bir anda tavuskuşu gibi ihtşamlı hissetmiş. Adam, çobanın ikramları için teşekkür etmiş, ikramların hatırına belki bir gün tekrar görüşürüz demiş ve çobana dua etmiş, yanından ayrılmış. 

Akşam olmuş, evine dönmüş, böyle bir kaftanla çobanlık yapılır mı diye düşünmüş, koyunların sahibine gidip sürüyü ve kepeneğini teslim etmiş. O gece sabahı sabah etmiş, kaftanını tam karşısına asmış ve sabaha kadar uzun uzun seyretmiş. Yaşadığı şehirde, herkes onu tanıdığından, kaftanın sahibi olduğuna inanmayacaklarını düşündüğü için dağın arkasında hiç görmediği şehre gitmeye karar vermiş. Bu şehre giren, kendi isteği ile asla çıkamazmış. İhtişamlı kaftanı olan çoban bunu hiç dert etmemiş. Gün ışırken yola çıkmış. 40 gün 40 gece yol almış. Şehrin girişinden mağrur bir edayla girmiş. Kaftanı ile ağır ağır çarşı içinde yürümüş. Herkesin gözleri kamaşmış, bakan bir daha bakmış, dönüp bir daha bakmış.

Çoban kendisini itibarlı biri olarak gören, ağırlayan herkese elini öptürmüş, ikram edilenleri yemiş içmiş, kendini tüm dünyanın sultanı gibi hissetmiş. Günleri artık çarşıya çıkmakla, ikram edilen hediyeleri almak, yiyecekleri yemek ile geçiyormuş. İnsanlar ona oturacağı kocaman bir ev dahi vermiş. Herkes elindekini çobana vermek için adeta yarışıyormuş. Bizim garip çoban, itibarın sebebini, kaftanın ihtişamından bilmiş.

Bir sabah yine kaftanını giymiş, salına salına çarşıya gitmiş. Fakat herkeste bir heyecan bir heyecan, kendi aralarında konuşuyorlar, dükkanların kepenklerini hızlıca kapatıyorlar, şehrin girişine doğru koşar adımlarla gidiyorlarmış. Ahalini davranışlarına anlam verememiş. Uzaktan hızlı adımlarla yürüyen adamı gözleri seçmeye başlayınca, şaşkınlıktan ne yapacağını bilememiş. Kaftanı kendisine veren adam, gülümseyerek, minnet duygusu ile yanına yaklaşmış, selam vermiş. Çoban kaftanı kaptırırım edasıyla başta çekinmiş ama selamı almış. Demek sende bu şehre geldin demiş adam gülümseyerek, hoş geldin. Verdiğin ikramları unutmadım, sana çok dua ettim. Sultan geldi, ahalinin telaşı ondan, bende ziyaret edip geleyim, dönüşte evime davet etmek isterim seni, uzun oturup sohbet ederiz demiş ve hızlı adımlarla yoluna devam etmiş.

Çoban, üstündeki kaftanı düzeltmiş, ağır ağır, endamlı endamlı, sultanı karşılayanların arasına karışmış. Sultanın karşısına çıkan, sultan ile kısık bir sesle konuşuyor, bazısı ağlayarak bazısı gülerek geri dönüyormuş. 

Sıra bizim çobana gelmiş. Kaftanını iki eliyle dalgalandıra dalgandıra, gururla sultanın yanına yaklaşmış. Selam vermiş, ses yok. Bir daha selam vermiş, yine ses yok. Sultan kendisine bakıyor ama yokmuş gibi davranıyormuş. Kaftanını tekrar savurmuş, kaftanın ışıltılı mücevherleri güneş gibi parlamış. Ama nafile sultan onu görmüyormuş. Ben buradayım sultanım diye seslenmiş.  Sultan ile göz göze gelmiş. Sultan sende kimsin demiş. Kaftanını iki eliyle dalgalandırmış tekrar çoban, mağrur bir ifadeyle bu muhteşem kaftanın sahibini nasıl görmüyorsun demiş. 

Sultan, ben sahip olduklarını görürüm, sende sadece bitlerini ayıkladığın koyunlarını, birde kaftanın sahibine ikramlarını görüyorum demiş. Elinin tersiyle gitmesini ister gibi sert bir hareket yapınca, çoban ağlamaklı bir durumda huzurdan çekilmiş. Düşünmüş düşünmüş işin içinden bir türlü çıkamamış. Kaftanıyla salına salına dönerken, kaftanı veren adamın daveti aklına gelmiş. Hem sohbet etmek için hem olup biteni anlamak için şehrin merkezine doğru yürümüş. Kaftanı veren adam, ışıl ışıl parlayan gözlerle, mutluluktan sırıtan yüz ifadesi ile onu bekliyormuş. Birlikte hiç konuşmadan adamın evine doğru yürümüşler.

Yıkık dökük bir viraneye gelmişler, adam çobanı eliyle eşikten içeri buyur etmiş. Tam kapıdan içeri girerken, bir gözü olmayan bir kedi yavrusu, bir ayağı olmayan bir köpek yavrusu adamın bacaklarına sevgiyle sarılmış. İçeride bir yamalı kilim, bir sedir, bir teneke sobadan başka bir şey yokmuş. Adam teneke sobaya, birkaç tezek atmış, sobayı harlamış, eliyle sedire  oturması için çobanı davet etmiş.

Bakır bir cezveye kahve koymuş, teneke sobanın üzerine yerleştirmiş, hiç konuşmamışlar. Kahve pişerken, mis gibi kokusu odaya yayılmış. Kedi ile köpek sıcak sobanın yanına kıvrılmış yatarken gözlerini kırpmadan çobana bakıyormuş. Kulpu kırık fincanlara kahveyi boşaltan adam, sedire çobanın yanına bağdaş kurup oturmuş. Üstündeki kaftanı çıkar hele korkma, bana lazım değil artık, istiyorsan hep senin olsun demiş. Çoban, kaftanı çıkartmış, adama uzatmış. Adam kaftanı almış, sobanın yanına sermiş, kedi ile köpek sevinçle üzerine rahat bir döşeğe yatar gibi yatmış. Bak şimdi, gerçekten işe yaradı demiş adam gülerek. Çoban hangi soruyla başlayacağını düşünürken, adam ben sana en baştan başlayarak olup biteni anlatayım, sonra sorun varsa sorarsın demiş. 

Ben bey idim. Kocaman sarayım var idi. Bir sürü yetişkin çocuğum, malım mülküm, ihtişamlı kaftanım. Ama hep bir eksik hissettim. Danişmentlerime sordum cevap alamadım. Bir bey oğlu daha ne ister ki. Dünyada sahip olunacak her şeye sahiptim. Bir şehir var dediler, oraya dünyalık ile giremezsin, bir beden yeter. Ama tüm ruhunun boşluğu orada dolar, olgunlaşır, huzura kavuşur. Dünyalığı istersen orada da kazanırsın. Ama giren kendi isteğiyle çıkamaz dediler. Bu şehirde ne olup bittiğini bilmez idim. Ama madem yeni bir şehre girecektim ve bir daha kendi isteğimle çıkamayacaktım, o zaman olduğumun tam aksi olayım dedim. Malımı, mülkümü, kaftanımı isteyenlere verdim. Çobanın şaşkın gözlerini görünce gülümsemiş adam. Ama bu şehirde ölüm yok. Bu şehirde kazandıklarınla, bambaşka bir hayata geçiş var. Çobanın gözleri hevesle parlamış.

Adam, tabi en zoru bu demiş çobanın erken mutluluğunu anlamış gibi.  Bir sonraki hayatında, gözünü, kulağını, ayağını, kolunu, aklını kazanmak zorundasın, hatta daha fazlasını da. Oturacağın evi, yaşayacağın şehri, mutluluğunu, huzurunu.  Burdan ne farkı var diye aklından geçiriyorsun eminim. Orada, kazandığın hiçbir şeyi kaybetme korkun yok, elini, kolunu, gözünü, sağlığını, evini, huzurunu. Her gün bir önceki günden daha fazlası var, daha fazla mutluluk, daha fazla lezzet, daha fazlası, daha fazlası. Oturduğun evin bile bir gün öncesinden daha güzel, daha konforlu, yediğin yiyecek, bir gün öncesinden daha lezzetli, gördüğün renkler bir önceki günden daha renkli olacak. Bu şehirde, sahip olduğun yeteneklerinden de daha fazlası var.

Mesela şimdi uçamıyorsun, belki orada kanatların veya özel donanımların olacak. Zamana takılı kalıyorsun, zamandan bağımsız, istediğin yere anınında gitmen için dilemen yeterli olacak. Mekana takılıp kalıyorsun, istediğin mekana gitmek sadece dileğinle olacak. Ama bunun için değil sahip olduklarını, bu bedenini bile götüremeyeceksin. Sadece ruhunu alıp gideceksin. Ruhunla yaptıkların yanında gelecek. 

Ruhumla yaptıklarım mı diye iyice şaşıran çobanın, kahveden son yudumu alması ile nefes borusuna kaçan kahvenin soluğunu kesmesi bir olmuş. Gözleri yuvalarından çıkmış, çırpınmaya başlamış. 

Adam güle güle yolcu demiş sükûnet ile, nasibin demek bu kadarmış. Çobanın gözleri yavaşça kapanmaya başlamış ki önünde bir perde açılmış. Bundan sonra ki hayatını, büyük bir ışık hüzmesi içinde karanlık bir boşluk olarak görmüş. Kapkaranlık bir boşluk. Neredeyim diye seslenmiş. Bir ses yankılanmış. Buradasın işte, bu boşluk sensin, elin yok, ayağın yok, gözün yok, akılın yok, yol bilmez, iz bilmez boşlukta asılı kalan sadece bir karanlıksın sen!

BİR HİÇSİN! SONSUZLUĞUN İÇİNDE, SONSUZA KADAR BİR HİÇ!

Çobanın içine bir ateş düşmüş, yanmış, yanmış, yanmış kavrulmuş. Onu yakan hiçbir şey yokmuş, kendi yapmadığı şeylerde, yani hiçliğinde yanmış. Perdenin ilerisine baktığında, güzel bedenleri ışık ışık koşanları görmüş, kimi uçuyor, kimi bir yok olup başka bir yerde anında var oluyor, sevdikleri ile güle oynaya, tarifi zor muhteşemlikteki saraylarına koşuyor, gökten akan ırmaklara dalıyor, balıklardan hızlı yüzüyormuş.  Gözünün önünde kat kat alemler belirmiş, her alemde yaşayanların, duyuları farklı, donanımları farklı, statüsü, mevkisi farklı, yetenekleri farklı, yaşam alanları birbirinden çok farklıymış.

Daha başka alem perdeleri de açılmış ama oradakilerin yaşamlarını görmek, görmek eylemiyle olabilecek bir şey değilmiş. Sonra kendine bakmış. HİÇ. Yanmış, yanmış yanmış. Ona gazap eden olmamış gazabını, kendisi sağlamış. İşte o zaman anlamış dünyadaki varoluş sebebini. Annesinin, babasının, alimlerin ne demek istediğinin farkına varmış. Geç kalmış olmanın pişmanlığı, yangınının alevini dahada harlamış.

Sırtına yediği sert bir yumrukla, gittiği alemden kendine gelmiş. Nefes borusuna kaçan kahve, ağzından çıkıvermiş. Kendisine bakan adama can havliyle sarılmış. Ben neler gördüm bir bilsen demiş. Adam tevekkülle başını önüne eğip, gördüklerin var olan aklınla hayalinde canlananlar, tasvir edebildiğindir, vadedilenler aklının alabileceğinin, gözün görebileceğinin, hayalin çok daha üstünde olacak, bunu sadece Yüce yaradan biliyor, ulaşman için yolu gösteriyor, haritanı veriyor, takıldığını yerleri açıklıyor, ister yap ister yapma, ne yaparsan kendine diyor. Tamen serbestsin, zorlama yok.

Çoban yalvarır gözlerle, adamın eline ayağına yapışmış, bana yolu öğret demiş. Adam yolu öğreten ve mükafati veren tek ilah olan Allah zaten, seni muhatap alarak ne yapman gerektiğini söyleyerek söze başlıyor, okumadın mı demiş.

Yaratan Rabbinin adıyla oku

İnsanı bir kan pıhtısından yarattı! Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti. (Alak suresi 1-5)

Çoban o günden sonra ne yapması gerektiğini, ne yapmaması gerektiğini yol haritasından öğrenmeye kendini adamış. 

Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihan aracıdır. Allah’a gelince, büyük ödül O’nun katındadır. (ENFAL/28)

“Siz şükredip iman ettikten sonra Allah ne diye sizi cezalandırsın ki? Allah şükredenlerin mükâfatlarını bol bol verir ve her şeyi hakkıyla bilir.” (NİSA, 4/147)

Elbette, her kim yararlı iş yaparsa kendi menfaatine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına karşı zulmedici değildir. (FUSSİLET/ 41)

Allah onlara, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İçlerinde ebedi kalacaklar. İşte o büyük kurtuluş budur. (TEVBE/89)

O gün inanan erkekleri ve inanan kadınları görürsün ki nurları, önlerinde ve sağlarında koşuyor. Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacağınız cennetlerdir. İşte büyük kurtuluş budur! (HADİD/12)

Ey, Rabbine, itaat edip huzura eren nefis! Hem hoşnut edici, hem de hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir. (FECR/27-30) 

Hoşnut edelim ki, hoşnut olanlar arasına girelim.

Uzun sözün kısası, bu dünyada çok şey olmaya çalışırken, gerçek alem de HİÇ olmayalım.

Aşk ile hu.

Sosyal Medyada Paylaşın:

1 Yorum

  1. Aynen canim arkadasım hosnut edelim ki, hosnut olanlardan olalım.Yine cok guzel bir hikaye.Seygiyle kal canim benim.

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM