Serpil Tuncer
Serpil  Tuncer
meltemfas@hotmail.com
Hiç Oy Kullanmayan Bir Adamın İntiharla Biten Yaşam Öyküsü: Stefan Zweig
  • 0
  • 239
  • 27 Şubat 2020 Perşembe
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    1 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 5,00.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -

Hiç Oy Kullanmayan Bir Adamın İntiharla Biten Yaşam Öyküsü: Stefan Zweig sizlerle.

Zweig, 1881 yılında o zaman Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun başkenti olan Viyana’da, Yahudi asıllı zengin bir ailenin oğlu olarak doğdu. Babası tekstilci, annesi köklü bir bankacı ailesinin kızıydı. Henüz ilk gençlik yıllarındayken edebiyat dergilerine şiirlerini ve yazılarını gönderen Zweig, dönemin tanınmış edebî şahsiyetleriyle de mektuplaştı. Zweig, Viyana Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi aldı, eğitimini Fransız edebiyat eleştirmeni Hippolyte Taine’nin felsefesi üzerine yazdığı teziyle tamamladı. Öğrencilik yıllarında bir şiir kitabı da çıkardı. Editörlüğünü Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’in yaptığı Neue Freie Presse’de yazıları yayımlandı. Bu yıllarda edebî yeteneğini kanıtlayan Zweig, böylece aile mesleğini devam ettirmek yerine yalnızca edebî kariyerine odaklanma imkânını buldu.1

Stefan Zweig, savaşa karşıt tutumu ile tanınmaktadır. Freud öğretisine ve psikolojiye olan ilgisi sayesinde, eserlerinde çizdiği karakterler psikolojik analizlere uygun bir zemin sağlar. 1942 yılında karısıyla beraber, Avrupa‘nın içinde bulunduğu durumun hüznü ile intihar eden Zweig‘ın tamamlanmış tek romanı olan Ungeduld des Herzens (Sabırsız Yürek), karakterlerin iç dünyası ve dış gerçeklikle çevrelenen bir kurgu dünyası sunar. Karakterlerin farklı ulusal ve sosyal kökenden karakterler olarak sunulması da romanı zenginleştiren unsurlar arasında yer almaktadır. Ayrıca romanda sıkı ahlaki kurallar ve kişiler arası sınıf farklılıkları yer alırken, müzik ve eğlence gibi daha esnek ortamların da bulunduğu görülür. Romanda anlatılan olaylar Birinci Dünya Savaşı‘nın hemen öncesinde, Avusturya-Macaristan sınırındaki bir kasabada gelişir, ancak roman bu özelliğine rağmen yoğun bir politik içerikten uzak, geçmişe bir özlemin anlatısıdır.2

Stefan Zweig,Acı,Trajedi…

Olaylar arasındaki bağlar karakterlerin psikolojik durumlarının açıklaması ile aktarılır. Eser, edebi dönem olarak ise, Almanya’da Adolf Hitler iktidarının yönetimde olduğu Exilliteratur (Sürgün Edebiyatı) kapsamında kabul edilir. 1933 yılında Hitler‘in iktidara gelmesinin ardından kısa bir süre içinde edebiyat da dâhil tüm medyaların kontrol altında tutulduğu bu dönemde, karşıt politik sesler ve eleştir içeren kitaplar yakılmıştır (10 Mayıs 1933). Bunların sonucu olarak da yazarlar için sadece ya uyum sağlama ya da göç seçeneği kaldığı söylenebilir. Çoğunun göç etmeyi tercih ettiği yazarlar eserlerini sürgünde yaratmaya devam etmişlerdir. Stefan Zweig da bu yazarlardan biri olarak anılır. Tarihi anlatılara olan ilgisi eserlerinde de sıklıkla görülür. Dönemin yol açtığı ruh dünyasındaki buhrana uygun olarak eserlerinde acı, trajedi ve usanma sıklıkla yer alır.3

Stefan Zweig da çoğu yazarda olduğu gibi yaşamında onu etkileyen olayları, kişileri veya durumları eserlerine konu edinmiştir. Schiller, Stuttgart kralının baskısından yıldığından ve özgürlüğe aç olduğundan, eserlerinde ağırlıkla özgürlük konusu işlemiş, Goethe, kadınlara olan ilgisi dolayısıyla, hayatındaki kadınlara hitaben eserler ortaya çıkarmış, Virginia Woolf’un içindeki intihar arzusu, her eserindeki bir kahramanın ölmesine neden olmuş, Arthur Schnitzler, insan psikolojisi ve psikanalizle ilgilendiğinden, hastalarının benzersiz durumlarından etkilenmiş ve bu durumları eserlerine konu edinme gereği duymuştur.

Yine 1934 yılında Gestapo’nun Zweig’ın evini saygısızca araması sonucunda ülkesini terk etme isteğinin ardından birçok ülkeye gittikten sonra, yolu Brezilya’ya düşen Zweig, kafasında ülkesinin durumunu ve ülkesinde hüküm süren zorbalığı taşıyarak yaptığı Brezilya seyahatinden etkilenerek 1938- 1941 yılları arasında Satranç adlı eserini kaleme almıştır.

Eser, tıpkı Zweig’ın tecrübe ettiği gibi, New York’tan Buenos Aires’e olan bir gemi yolculuğuyla başlamakta ve ilginç bir satranç oyunuyla yükselmektedir. O dönemlerde kendisini özgür hissetmeyen Zweig, kendisini söz konusu eserdeki bir hotel odasına Gestapo tarafından kapatılan Dr. B. olarak göstermekte ve kitaba ismini veren satranç oyunundaki siyah – beyaz tahtanın, siyah kısımlarının, memleketindeki zalim hükümeti, beyaz kısımlarının ise zalim hükümetin pençesine düşmüş olan, kendisinin de içinde bulunduğu masum Yahudi halkı olduğunu vurgulamaktadır.4

Stefan Zweig ve İntihar

Birçok yazar, kafasındaki düşünceleri eserlerinde üstü kapalı bir biçimde konu edinir, bazıları ise hayatlarında büyük yer kaplayan düşünceleri alenen aktarır. Yazar, yazar olabilmesi için sahip olduğu düşünceleri aktarabilmelidir. İnsanları yazmaya iten kafasındaki şeylerdir, yaşamlarıdır, duygularıdır. Örneğin Virginia Woolf’un hayatı, eserleri ve intiharı incelendiğinde, hemen hemen tüm eserlerinde mutlaka bir kahramanının ölmesi gerektiğini düşündüğü meydana çıkmaktadır. Woolf’un hayatına bakıldığında, eserlerindeki ölümlerin aslında onun her zaman beynini meşgul eden intiharından kaynaklandığına şahit olunmaktadır.

Aynı şekilde Virginia Woolf gibi Stefan Zweig’ın da beynini yıllardır intihar düşüncesi meşgul etmektedir. Bu durumu, daha önce de belirtildiği gibi 1931 yılında kaleme almış olduğu Değişim Rüzgârı adlı eserinde açıkça yazmıştır.

Ne gariptir ki bu eseri yazma tarihi 1931 ve de intihar tarihi 1942 yıllarıdır. Aradan tam on bir yıl geçmiştir ve Zweig’ın hayattayken asla yayımlanmasını istemediği bu eserde, açık bir şekilde kendi intiharını yazmıştır. Biz okuyucular olarak da, söz konusu eseri ve Zweig’ın hayatını incelediğimizde Zweig’ın hoşnut olmadığı yaşamında derin bir huzursuzluğa kapıldığı ve bir an önce hayatını sonlandırmak istediği görülmektedir.5 Değişim Rüzgârı adlı eserdeki bu kısım, bizlere Zweig’ın Lotte ile olan intiharını hatırlatmaktadır. Eserdeki Ferdinand ve Christine adeta, Zweig ve Lotte’yi temsil etmektedir.

22 Şubat 1942 akşamı Rio’nun Petropolis şehrindeki evlerinde, tüm hazırlıklarını tamamlayan Lotte ve Zweig, Barbiton adlı uyku ilacından aşırı dozda aldıktan sonra, onlara acı veren dünyaya son bir mektup yazarak, yaşamlarına son vermişlerdir. Değişim Rüzgârı adlı eserde de Christine’nin dediği gibi ertesi gün odalarında ölüleri bulunmuştur. Söz konusu eserde, Zweig’ın hayatına paralel giden tek şey intiharı değildir, aynı zamanda eserde dönemin politik süreçleri, Birinci Dünya Savaşı sonrası halkın tecrübe ettikleri kötü durumlar ve yönetime olan eleştiriler oldukça ön plandadır.6

Zweig ve Yahudi Kişiliği

Otuzlu ve yirmili yıllarda dünyanın en çok okunan yazarlarından biri olan, yapıtları elliyi aşkın dile çevrilen ve milyonlar satan, yirmi otuz bin mektupla yüzyılın en sık mektuplaşan yazarlarından biri olan Zweig’ın eserleri bugün de değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir; tiyatro yapıtları defalarca sahnelenmiş, şiirleri bestelenmiş, novellaları romanlar kadar büyük başarılar elde etmiş, sahneye konmuş, filmi çekilmiştir. 1933 öncesi ve sonrasındaki birçok burjuva aydını gibi politikanın dışında kalmaya özen gösteren, politikayla eş gördüğü dogmadan hiç hoşlanmayan, hayatında bir kez bile oy kullanmayan Zweig her türlü fikir çatışması ve saldırıdan, bir şeylerin baskıyla kabul ettirilmesinden, politik kavgalarda açıkça taraf tutulmasından her zaman uzak duran biriydi.

Son derece duyarlı, uyumsuzlukları dengeleyen barışsever doğasıyla tüm kültürlere açık olan, farklı dünya görüşlerine saygı duyan, yüreği birleşik bir Avrupa kültürü için çarpan, kendini bir Avrupalı, bir dünya vatandaşı olarak gören Zweig tüm yaşamını düşünsel bir Avrupa birliğinin gerçekleşmesine, dünya kardeşliğine adamış bir aydındı. II. Dünya Savaşı patlak verdiği sırada İngiltere’de bulunan Zweig birçok çağdaşı gibi Hitler’in Yahudileri yok etme hırsından nasibini alır.

Kitapları Yasaklanıyor…

Kitapları milyonlarca okur bulduğu anadilindeKn uzaklaştırılır, hatta en çok okunan yabancı yazarlardan biri olduğu Fransa’da bile yasaklanır. İşte o zaman yıllar önce Paris’te karşılaştığı Dimitri Merejkovski’nin, kitaplarının Rusya’da yasaklandığını söylediğinde neler hissettiğini, bir yazar için eserlerini soluğunu kaybetmiş, değişmiş ya da değiştirilmiş çevirilerde görmesinin ne demek olduğunu anlar. 1940 yılında dostlarının yardımlarıyla İngiliz vatandaşlığına geçer.

Meslektaşlarına ihtiyaçları olduğunda sığınacak bir liman sağlayan Zweig burada olduğu dönemde birçok Yahudi’nin İngiltere’ye gelmesine yardımcı olur. Tıpkı konferans için gittiği Arjantin’de dışişleri bakanın vermek istediği birçok ödülün yerine üç Alman mültecisi için vize istemesi gibi. Ancak Hitler İngiltere’yi de tehdit etmektedir. Bir konferans daveti alan Zweig aynı yıl eşiyle birlikte Güney Amerika’ya gider. Bu onlar için dönüşü olmayan bir yolculuktur.7

Kendini dünyaya “tesadüfen Yahudi”10 olarak gelmiş biri olarak niteleyen, Stefan Zweig için “Yahudi olmak, yaşamının büyük bölümünde hiç ön plana çıkmamıştır. Avusturyalı kimliği ise idari bir formaliteden öteye gitmemiştir.” Ta ki Avusturya pasaportu iptal edilip İngiliz makamlarından pasaport yerine geçen beyaz bir kâğıt, vatansızlara verilen bir pasaport rica etmek zorunda kalıncaya kadar. Zweig daha düne kadar, dünyanın her köşesinden gelen gelirini harcadığı, vergisini ödediği, yabancı bir konuk, bir beyefendi olduğu İngiltere’de bir anda bir göçmen, bir ‘sığınmacı’ durumuna düşer ve yıllar önce sürgündeki bir Rus’un söylediği şu sözleri hatırlar: “Eskiden insan denen varlık beden ve ruhtan oluşuyordu. Bugün ise bir de pasaportunun olması gerekiyor, aksi halde insandan sayılmıyor.”8

Zweig ve Göç Yılları

1933 yılında iktidara gelen Nasyonal Sosyalistlerin Avusturya’yı da ele geçireceklerini anlayan Stefan Zweig 1934’te İngiltere’ye göç eder. Burada kaldığı yıllarda kendisiyle aynı yazgıyı paylaşanların durumunu şöyle özetler: “Özgür bir insan olarak doğmamıza rağmen özne değil birer nesneydik ve artık hiçbir şey hakkımız değil, sadece resmi makamların bize verdiği bir lütuftu.” (s.467). 1936’da tüm kitapları Almanya’da yasaklanan ve II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle İngiliz vatandaşlığına geçen Zweig Londra’dan ayrılıp önce New York’a, sonra sırasıyla Arjantin’e, Paraguay’a, sonunda da Brezilya’ya gider. Ancak vatansız biri olarak sürgünde yaşamanın ne kadar zor olduğunu eserinde şu sözleriyle anlatır: “Sürgünün her biçimi kaçınılmaz olarak insanın dengesini alt üst ediyor. İnsan kendi topraklarının üzerinde değilse, normal davranışından uzaklaşıyor, güvenini kaybediyor, kendinden kuşku duymaya başlıyor.

Yabancı belgelerle ya da pasaportlarla yaşamaya başladığım günden beri kendi benliğimle tam bir uyum içinde olmadığımı itiraf etmekten çekinmiyorum. Asıl ve kendi Ben’imde doğal olan bazı şeyler sonsuza dek yok oldu. Doğamda var olandan daha çekingen oldum ve – bir zamanlar kozmopolit kişiliğe sahip olan ben – yabancı bir ülkenin havasını her soluyuşumda sürekli minnettar olmam gerektiği duygusundan kurtulamıyorum.(…) Hayır, elli sekiz yaşında bir insan olarak pasaportumun elimden alındığı gün, insanın yurtsuz kaldığında etrafı çevrili bir vatandan çok daha fazla şeyini kaybettiğini anladım.” 9  

Dünya tarihine kara leke olarak geçecek olan Hitler döneminin yıkıntıları korkunçtur.  Yazar,  Brezilya’nın Petropolis kentinde, Rua Gonselves Dias sokağında bulunan 34 numaralı evinde 1942’nin Şubat’ında karısı Lotte ile birlikte zehir içerek ölür.

Stefan Zweig ‘Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’ isimli eserinde “Ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez” der. Ölmeden önce eski eşi Frederike’ye bir de veda mektubu yazmıştır. Mektupta şu cümle hayli düşündürücüdür.

  “Hayata kendi dileğimizle başlamıyoruz, oysa ölümü seçmekte özgürüz. Bu kararı aldığımdan beri ne denli rahatladım, bilemezsin.”

 KAYNAKÇA

1-Koçyiğit, Fırat Ender, Uludağ Üniversitesi SBE Türk Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Stefan Zweıg ve Şevket Süreyya Aydemir’in Politik Biyografilerinin Mukayeseli İncelemesi, Yüksek Lisans Tezi Bursa -2018 S:

2-Özgül, Sezer, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Türk ve Alman Edebiyatından Seçilen Eserlerde Engelli Karakterlerin Sunuluş Biçimleri Kemal Tahir, Köyün Kamburu, Hasan Ali Topbaş, Sonsuzluğa Nokta, Stefan Zweıg, Undeduld Des Herzens, Günter Grass, Blechtrommel, Doktora Tezi Ankara, 2019 S:190

3-Özgül, Sezer, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Türk ve Alman Edebiyatından Seçilen Eserlerde Engelli Karakterlerin Sunuluş Biçimleri Kemal Tahir, Köyün Kamburu, Hasan Ali Topbaş, Sonsuzluğa Nokta, Stefan Zweıg, Undeduld Des Herzens, Günter Grass, Blechtrommel, Doktora Tezi Ankara, 2019 S:191

4-Çakıroğlu Şebnem Sakarya Üniversitesi SBE Alman Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Stefan Zweıg’in Eserleri Örneğinde Hiyerarşinin Hümanizme Etkisi Yüksek Lisans Tezi, Sakarya 2015 S:25-26

5-Çakıroğlu Şebnem Sakarya Üniversitesi SBE Alman Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Stefan Zweıg’in Eserleri Örneğinde Hiyerarşinin Hümanizme Etkisi Yüksek Lisans Tezi, Sakarya 2015 S:27

6-Çakıroğlu Şebnem Sakarya Üniversitesi SBE Alman Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Stefan Zweıg’in Eserleri Örneğinde Hiyerarşinin Hümanizme Etkisi Yüksek Lisans Tezi, Sakarya 2015 S:25-26

7-Sert Gülperi, Dokuz Eylül Üniversitesi SBE. Dergisi Cilt 9 Sayı:4 2007 Özgürlük ve Barışa Çağrı Stefan Zweig ve Eseri Dünün Dünyası Üzerine S:310

8-Sert Gülperi, Dokuz Eylül Üniversitesi SBE. Dergisi Cilt 9 Sayı:4 2007 Özgürlük ve Barışa Çağrı Stefan Zweig ve Eseri Dünün Dünyası Üzerine S:323

9-Sert Gülperi, Dokuz Eylül Üniversitesi SBE. Dergisi Cilt 9 Sayı:4 2007 Özgürlük ve Barışa Çağrı Stefan Zweig ve Eseri Dünün Dünyası Üzerine S:324-325

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM