Neşe Uygun
Neşe  Uygun
uygun.nese@gmail.com
Dilek Ağacım
  • 4
  • 218
  • 29 Ocak 2020 Çarşamba
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    4 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 4,50.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -

Mucize yaşayanlar, mucizeye kalpten koşulsuz inananlardır.

Yorgun argın eve dönerken, trafik çilesi çekilmez bir hal almıştı. Evimin otoparkına geldiğimde, derin bir oh çektim, hava buz gibiydi, hızlı hızlı yürüyerek apartmandan içeriye girdim. Asansöre bindiğimde, bugün de bitti diye düşündüm, evimin kapısını açtığımda içerinin sıcaklığı hem yüzüme hem ruhuma yayıldı. Kapının yanında asılı olan sepette, bir sürü fatura makbuzu gelmiş almamı ve ödeme yapmamı bekliyordu. Makbuzların yanında bir zarf gözüme ilişti. Aldım, üzerine baktığımda sadece alıcı ismi ve adresi yazıyordu. İçeriye girdim, makbuzları ve zarfı masanın üzerine bıraktım. Dün akşamdan hazırladığım artan yemeği ısıtıp hızlıca yedim, camın kenarında ki koltuğuma oturdum.

Yağmur başlamıştı

Bir süre cama vuran yağmuru seyrettim. Neyin telaşesi ve endişesiydi, bu koşuşturmaca. Sonraki zamanlarda daha rahat yaşama planı üzerine kurulu, kendimizi kandırdığımız bir sistem. Aklıma üzerinde gönderici ismi yazmayan zarf geldi, kalktım zarfı aldım, açmaya çalıştım, fakat zarfın açma kapanma yerinin olmadığını gördüm. Komple kağıttan yapılmış, ek yeri, açma yeri olmayan bir zarf. Artık davetiyeleri bile gizemli yapıyorlar, hangi heyecan arayan çiftin düğün davetiyesi acaba dedim ve gülümsedim. Üst kısmından yırtarak zarfı açtım. İçinden katlanmış bir mektup çıktı. Artık mektup yazan mı kaldı diye düşündüm. Merakla içindeki kağıdı açtım. Muhteşem bir el yazısı ile yazılmıştı.

Selamlama cümlesi ve ismim yazıyordu, artık zamanı geldi, başlayalım mı?
Kalbim hızlı hızlı attı, nedense ürkütmüştü beni bu cümle?
Okumadan katladım, sehpanın üzerine koydum. Müzik açtım, notaların ahengi tüm hücrelerimle aynı frekansa girdi, rahatlamıştım, kalktım bir kahve yaptım. Kahvemi yudumlarken yağmuru seyrettim, telefonumdan günlük paylaşımlara baktım. Olmuyordu, gözüm bakmasa bile aklım sehpanın üzerindeki mektuba kayıyor, devamını merak ediyordum. Merakıma yenik düştüm, okumaya devam ettim. Hatırla! Diye başlıyordu diğer satır, dileğini hatırla! Altında bir adres yazıyordu, adresi hatırlamıştım. Çocukluğumun geçtiği evin adresiydi. Hatırla! yazdığın mektubu hatırla! diye devam ediyordu. Dilek ve mektup mu? Hatırlamıştım ama bunu benden ve kuzenimden başka bilen kimse yoktu, bizim tatlı sırrımızdı, nasıl olabilirdi? Ah benim şakacı kuzenim, anlamıştım mektubun kimden geldiğini. Kuzenimi aradım, daha bir kez çaldı çalmadı, telefon açıldı.

Mektubunu aldım

Heyecanlı bir ses tonu ile bende seni arayacaktım, mektubunu aldım dedi.

Heyecanla, sana da mı geldi sen göndermedin mi? Dedim. Hayır dedi, bende sen gönderdin sanmıştım. Bir süre sustuk. Uzun bir sessizlik oldu.

Zihnimizde aynı sahne, aynı anda canlanmıştı sanırım. 4 veya 5 yaşlarındaydık. Şimdiki çocuklar gibi anında her istediğimize kavuşamazdık, beklerdik, hayal ederdik.

Hayallerimiz, gerçek dünyanın sanal aleminde değil, gerçek dünyanın rengarenk hayal aleminde yaşanırdı.

Yakın bir arkadaşımız vardı, babası ona üç tekerlekli önünde yemiş sepeti bulunan bir bisiklet almıştı. Aman Allah’ım! gördüğümüz en güzel ve en heyecan verici şey kesinlikle bu olmalıydı. O kadar küçük yaşta yaşanan anılar nasıl bu kadar diri kalabiliyor. Yalvar yakar sadece dokunmamıza izin verirdi. O da parmak ucuyla. Bisiklete dokunmak nasıl mucizevi bir mutluluk yaratıyordu. O bisikleti sürerken, yere çömelir, ellerimiz çenemizde, onu izlerdik. Onu değil aslında, bisikletin tekerleklerinin dönüşünü, uçuyor gibi gidişini. Üç tekerlekli bisiklet nasıl uçuyor gibi gidebilirdi ki. Sanırım uçarak giden, bizim minik kalbimizdi.

Ama biz şahane bir yöntem keşfetmiştik.

Arkadaşımız, okula gittiğinde, kuzenimle arkadaşımızın evinin eskimiş tahta kapısının önüne, bir kedi gibi yavaşça giderdik. Kuzenim tahta kapıyı usulca aralardı, tahta kapının üstünde içeriye girenin belli olması için bir çan asılmıştı, çıngır çıngır ses çıkarırdı. Tahtanın dokusunu, kokusunu bile hatırlıyordum. O kadar küçüktük ki, kuzenim kapıyı hafifçe aralar, o çana kapı vurmadan ben aralıktan geçerdim. Bahçeye inen 5-6 merdiveni yine sessiz bir kedi gibi inerdik. Yakalanma korkusu, bisikleti görme heyecanı, hangisi baskındı bilemiyorum ama oldukça keyif verirdi. Bisikleti, bahçedeki derme çatma kömürlüğe kilitlerlerdi. Küçücük bir camı vardı. Hatta cam bile değildi, şeffaf sert naylon. Görüntünün netliğini bozan, tozlu bir naylon parçası gerilmişti. O camın önüne oturur ve saatlerce ellerimiz çenemizde bisikleti seyrederdik, hiç konuşmadan saatlerce. O nasıl bir keyifti, o nasıl bir huzur, nasıl bir mutluluktu. Bisikleti seyredebilmek zevki ile şimdi izlediğim hiçbir filmi, hiçbir manzarayı kıyaslayamam.

Her gün mütemadiyen aynı saatte bisikleti seyretmeye gider olmuştuk. Bizim en büyük eğlencemiz olmuştu. Bir gün kömürlük kilitlenmemişti, yaşasın! Nasıl heyecan verici mutluluk. Bisikleti sessizce çıkardık, evin arka bahçesinde sıra ile bindik. O heyecanı mutluluğu, toprak bahçede bisikletin tıkır tıkır sallantısının yarattığı hissi, kanatlanmışta sanki uçuyormuşuz hissini, dokunduğum demirinin dokusunu, hatta bisikletin kokusunu dahi o günkü gibi hatırlıyordum. Yerine usulca koyduk, yine bir yavru kedi gibi eve döndük.

Bir fikir gelmişti aklıma,

Bahçemizin arkasındaki büyük çınar ağacının altında, büyük bir taş vardı. Beslediğim sarı civcivlerimden bazıları ölürdü ve bu ağacın altına cenaze töreni düzenleyip, dualarımızı okuyup gömerdik. Bu ağaç benim için çok özel, çok kutsal bir alandı. Bak dedim kuzenime, burası sihirli ağaç, dileğimizi çizelim ve taşın altına koyalım nasılda gerçekleşecek göreceksin. Kuzenimi inandırmıştım, hayal dünyama. Bir bisiklet resmi çizmiştim, o yaşta ne kadar çizebilirsem artık, kuzenimde benim bisikletimin olmasını, dua ederek dilemişti. Dualar okumuş üflemiş, muhteşem bir ritüel gerçekleştirmiştik, küçücük aklımızla. Bir kaç akşam sonra babamın eve geldiğini, annemle konuşmalarından anlamıştım. Uyandırmayalım çocuğu sabah verirsin diyordu annem, duyar duymaz yataktan fırlamıştım.

Babamın elinde, önünde kırmızı sepeti olan yepyeni üç tekerlekli bir bisiklet vardı. Kendimi nasıl kaybettiysem, annem aklımı yitirdiğimi düşündüğünü ve çok korktuğunu hala anlatır. Bisikletin üzerinde uyumuştum sabaha kadar. Annem, her gün aynı saatte ortadan kaybolduğumuzu fark edip bizi takip etmiş ve aynı saatte aynı yerde film izler gibi bisikleti seyrettiğimizi görmüş, çok üzülmüş, babama anlatmış, babam maaş gününü bile beklemeden bisikletimi almıştı. Bu annemin anlattığıydı ama ben gerçeğin bu olmadığını çok iyi biliyordum. Dilek mektubumuz ve ağacımız dileğimizi gerçekleştirmişti. Çocukluk işte kocaman, tertemiz, muhteşem hayal dünyası. Sabah bisikletimin sepetine kuru yemiş doldurup, kuzenimin evinin önüne gitmiş, onun sevinçten benim gibi çıldırmasına kahkahalarla gülmüştüm. Kuzenimi bisikletime bindirmiş, arkasından iterek dilek ağacımızın altına gitmiş teşekkür etmiştik.

Bir anda düşüncelerden sıyrılıp aynı anda kuzenimle birbirimize, orda mısın? Dedik.

Hayır orda değil, yıllar öncesindeydik ve ayrılmak istemiyorduk. Geçmişin rengarenk anıları, canlanmaya devam etti. Okuma yazma öğrendiğimizde, çeşitli dileklerimizi yazdık ve hep aynı yere bıraktık. Çikolata, şeker dileklerimiz, boya kalemi dileklerimiz, küçük dileklerdi ama bizim için anlamlı ve çok ama çok büyüktü. Ağacın altında ki taşın oyuğunda bulurduk, beklediğimizi. Fakat birkaç yıl sonra taşınmak zorunda kaldık, kuzenimin ailesiyle beraber başka bir semtte ev almıştık. Son gün, ağacımızın altındaki koca taşın altına bir mektup daha bırakmıştık. Büyüdüğümüzde bize ihtiyacımız olan en güzel şeyi vermesini dileyen bir mektup. Ben birkaç renkli miskette hediye bırakmıştım, bugüne kadar dileklerimizi gerçekleştirdiği için. Veda konuşması, bildiğimiz dualar, birkaç gözyaşı ile sarılarak vedalaştık dilek ağacımızla.

Telefondaki kuzenime heyecanla, o gün bugün mü acaba? Dedim.

Hala buna inanıyor musun? Büyüdük artık diye güldü kuzenim.

Aylardır hazırlandığım seminerimin toplantısı vardı, bu seminer sonrası projem hayata geçecek çok büyük paralar kazanacaktım. Kuzenim de aynı şekilde, hayatını değiştirecek bir ihale ile ilgili son kararların alınacağı önemli toplantısı vardı. Çocukluk hayalinden öteye geçmeyen bir anı için iptal edilemezdi. Verilen adrese gitmeyi bile düşünmedik.

Uyuyordum, gecenin ilerleyen saatlerinde bir mesaj sesi geldi, mesajı atan kuzenimdi.

Yarın sabah erkenden gidelim, ben uyuyamıyorum, yazıyordu.

Sanki bu mesajı bekliyormuş gibi, gidelim yazdım. Sabaha kadar beni de uyku tutmadı.

Ne kadar büyürsen büyü, insanın içinde büyümeyen bir çocuk hep kalıyor demek ki.

Sabah erkenden buluştuk ve çocukluğumuzun geçtiği mahalleye gittik. Her şey o kadar değişmişti ki oturduğumuz evleri bulmakta zorlandık. Yerlerine yeni binalar yapılmış, bahçedeki meyve ağaçları kesilmiş yerine binalar yükselmişti. Büyük hayal kırıklığı yaşadık. Evin hemen yanından yeni bir yol açılmıştı, arka sokağa bağlanan, ağacımızı bulmak için yürüdük. Evet, oradaydı işte, koca yaşlı çınar oradaydı. Eski bir dostu görmüş gibi sevindik. Kuzenimle ağaca sarıldık, sonra sadece bizim bildiğimiz sırrımıza ve saflığımıza güldük. Altında taş falan yoktu, kenarlarına sokak taşları döşenmişti. Ağacın altında bulunmak bile havamızı değiştirmiş, kuzenimle aynı çocuk ruhuna bürünmüştük. Zihin, nasıl anıları bu kadar çabuk ve net çağrıştırıyordu, şaşırdık.

Ağlama, hıçkırık sesi ile irkildik.

Küçücük bir oğlan çocuğu, ağacımızın yanında, kafasında ki simit tablasını yere, su birikintisinin tam içine düşürmüştü. Teselli etmeye çalıştık, simitlerin parasını teklif ettik, ama yok teselli edemiyorduk. Okulda olman lazım değil mi, daha çok küçüksün, kaça gidiyorsun diye sorduğumda, koluyla burnunu sildi ve gözlerime baktı. Eve nasıl gideceğim, anneme ne diyeceğim diye ağlamaya devam etti. Babasının öldüğünü, annesinin hasta olduğunu ve simit satarak para kazandığını bir çırpıda anlattı. Hadi bizi eve götür dedim. Küçük çocuk önde, biz arkada arnavut kaldırımlı taş sokaklarda ilerledik. Eski mezarlıkların arasında, küçük tahtadan tarihi bir evin kapısının önüne geldik. Kapıyı anahtarı ile açtı, bizi buyur etti. İçeride, paslanmış demir bir divanda annesi yatıyordu. Böyle bir sefalet görmemiştik. Annesi içeri girdiğimize şaşırmıştı. İrkilmiş gözlerle bize baktı. Korkmamasını söyledik, hastaydı, çok hastaydı, ameliyat olması gerekiyordu ama şartlarına bakılırsa zaten böyle bir şansı hiç olmamıştı. Eşini kaybettiğinde, küçük oğlu ile hayata tutunmaya çalışmıştı.

Kuzenimle çok hızlı karar verdik, yerinden kalkmakta zorlanan kadını, bir ambülans çağırarak hastaneye götürdük. İlk muayene neticesinde, çok hızlı bir şekilde ameliyata alınması gerekiyordu. Kalbinin bir gün bile dayanacak gücü kalmamıştı. Kuzenimle uzun süredir planladığımız yurt dışı tatil paramızı hiç düşünmeden ameliyat için kullanmaya karar verdik. Aynı gün acil olarak ameliyata alındı, başarılı bir ameliyat ile tehlike atlatılmıştı. Annesi hastaneden çıkana kadar küçük çocuğu yanımıza aldık. Nihayet beklenen gün geldi, anneyi sağlıklı bir şekilde hastaneden çıkardık ve evine götürdük. Anne hastaneden çıkana kadar, evin eşyalarını yenilemiştik, uzun bir süre yetecek erzağını almıştık. Bir yıl boyunca şahane bir tatil yapsak da bu dinginliği ve huzuru elde edemezdik. Annenin odasında kapının arkasında, küçük çocuğu bir hediye bekliyordu. İki tekerlekli bir bisiklet. Çocuk bir süre donakaldı, bisiklete dokundu, her yerine tek tek. Onu en çok biz anlardık. Hem çocuğun hem annenin yüzü gülüyordu.

Evin yenilenmesi esnasında, tahta kilitli bir kutu yatağın altından çıkmıştı, yüzü gülen kadına doğru tahta kutuyu uzattım. Önemli bir şey sanırım dedim. Kadının gözleri doldu. Tahta kutunun altını çevirdi, anahtar kutunun altındaki bölmedeydi. Aldı, sandığı yavaşça açtı. Eşimin kutusu, bundan daha değerli bir şeyi yoktu, tüm dünyalık servetim bu derdi, dedi. İçine bazı kağıtlar koyardı, ama hiç anlamadım, hiçte anlatmadı, zamanı gelince anlarsın derdi. 

Zamanı gelince anlarsın!

Bana uzattı. Ellerim titredi, hatta tüm hücrelerim. Elektrik çarpmış gibi hissettim.

Bizim çizdiğimiz resimler, bizim dilek ağacının altında ki taşa bıraktığımız dileklerimiz, hepsi oradaydı. Bir sürü başka adresler, alınacakların listesi, yanında alındığına dair işaretler. Küçük hediyeler, çikolata, defter, kalem, oyuncak, bir sürü pahada hafif ama bir çocuğun dünyasında büyük şeyler. Sahi bir kalbe girmek, yıllar geçse de unutulmamak aslında ne kadarda kolaydı. Birilerinin kalbine, aklına girmek için ne çaba sarf ediyorduk. Oysa kalbe girmek, kalpten yapılan bir şey ile mümkün olabilirdi. Ummadığımız zamanda, hayallerimizi gerçekleştiren dilek ağacının ta kendisi karşımıza çıkmıştı. Yaptıkları boşa gitmemişti. Gitmezdi de, asla ama asla. Yaptıkları kesin taahhütlüydü.  Allah’ın taahhüdü.

En’am Suresi

(Dünyada iken) Kim bir iyilikle gelirse (hayır işlerse), kendisine bunun on katı verilecektir, (varlığı ve sağlığı bereketlenecektir;) kim de bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla ceza görmeyecek ve onlara haksızlık edilmeyecektir. (Ancak ahirette, mü’minlere hayır ve sevapların karşılığı sonsuz şekilde arttırılıp karşısına çıkacak ve ebedi cennet nimetlerine erişeceklerdir.) En’âm Suresi 160. Ayet

Kutunun en altında, birkaç misket ve üzerinde el yazısı ile “SÖZ” yazan, bizim son dilek kağıdımız duruyordu. Ellerim titreyerek açtım. Yine o elektrik çarpma hissi. Kulaklarım uğuldadı, sesli okurken her şey sustu sadece içimde, kendi sesim yankılandı.

“Sevgili dilek ağacı, biz taşınıyoruz. Son bir dileğimiz var. Büyüdüğümüzde, bize ihtiyacımız olan en güzel şeyi verir misin? Şimdiden teşekkür ederiz. Sepet sepet yumurta, sakın bizi unutma” yazmışım, kargacık burgacık. Kocaman bir kalbin içinde, kocaman bir ağaç çizmişim, dallarında yine iki kalp ve meyve gibi duran kalbin içinde kuzenim ve benim isimleriz. En altında şöyle yazıyordu.

Not: Sen sihirli bir ağaçsın oynamazsın belki ama uğurlu misketlerimizden sana hediye bıraktık. Gülü bir gün, seni her gün seveceğiz.

Son dileğimizi de bu şekilde gerçekleştirmişti. Yaşadıklarımız, kuzenimle hayatımızın dönüm noktası olmuştu. Uyanmamız için şefkatli bir tokat gibiydi. Hayatımızın kalanını garanti altına almak için verdiğimiz savaş, korkularımız, endişelerimiz ne boştu. Hastalıkta, yaşlandığımızda, zor zamanlarımız için hayatımızı garantiye almak ne beyhude bir çabaydı.

Mektuba sarıldım, ağaca sarılır gibi, kendi çocukluğuma sarıldım. Kalbim yıkandı, tertemiz oldu. Aldığım nefes değişti. Evrene bakışım değişti. Her şey ne kadar basit, saf, temiz, sevgiyle işliyordu. Zorlaştıran, zor olması için çabalayan bizdik.

Hiçbir şey zor değildi, bu hayatta kolay olan, en zoru başarabiliyordu. Kalpten yaptığın her şeyi zamana bırak, mutlaka karşılaşma zamanın gelir. Sihirli anahtar, sevgiydi.

Peki ama, mektup nasıl gelmişti? Bunu hiç düşünmedik, hiç sorgulamadık, sadece inandık.

Mucize yaşayanlar, mucizeye kalpten koşulsuz inananlardır.

Aşk ile Hu.

Sosyal Medyada Paylaşın:

4 yorum

  1. Bunun nasılı, niçini yok değil mi? Bırak’tığında, oku’duğunda her şey mümkün. İçim neşelendi sayende, var ol canım arkadaşım.

    • Kuzen ne kadar küçüktük, ne kadar masumca heyecanlar, yıllar sonraya bile ilham oluyor

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM