Neşe Uygun
Neşe  Uygun
uygun.nese@gmail.com
Anahtar Nerede?
  • 3
  • 83
  • 22 Ocak 2020 Çarşamba
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    7 Kişi oy verdi
    Ortalama puan: 4,14.
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -

Anahtar

Sabah, bir çadırda uyandım. Yünden eğrilmiş iplerle örülmüş, kök boyalarla rengarenk boyanmış, bin bir türlü desenlerin işlendiği, yörük çadırına benzeyen bir yerdi burası. Dışarıdan rüzgarın uğultusu geliyordu ama içerisi toprak sobanın yaydığı ısı ile sıcacıktı. Atlastan yapılmış, mavi yorganı yüzüme kadar çektim. Dışarıdan, birbirine karışan sesler gelmeye başlamıştı. O kadar heyecanla, o kadar çok kişi konuşuyordu ki ne dediklerini anlayamıyordum. Yer yatağından, doğruldum kalktım. Kafamı çadırın kapı niyetine kullanılan perdesinden dışarıya çıkarttım, herkesin sevinç çığlıkları atarak koşturduklarını gördüm.

Neydi bu sevincin sebebi?

Arkalarından çıktım, o kadar hızlı koşuyorlardı ki, yetişmek için nefes nefese kalmıştım. Hem koşmanın telaşı, hem de koşanlardan bana bulaşan heyecanla ilerlerken, toprak yolun kenarında irili ufaklı renk renk çadırları da görüyordum.  Yol boyu ilerlerken, gördüğüm çadırlardan çok daha küçük, yırtık pırtık, yamalarla dolu bir çadırın önünde herkes birikmeye başlamıştı. Çadırın önü kısa sürede kalabalıklaştı.

Yanımda ki iki büklüm yaşlı kadının kulağına eğilerek, bu sevincin sebebi nedir, neden herkes bu eski çadırın önünde birikti diye sordum.

Nasıl sevinmeyiz evlat, bize de nasip oldu ya nasıl sevinmeyiz dedi ve mutlulukla gözleri parladı. 80 yıldır bekliyorum bu bilgeyi, aklımda ki soruları sormadan ölmeyeceğim ya ona seviniyorum.

Kimdi bu bilge 80 yıl beklenen?

Sorularım devam edecekti ki, eski yamalı çadırın perde kapısı aralandı ve ay yüzlü bir genç, eliyle herkesin susmasını ve dinlemesini isteyen bir hareket yaptı.

Kutlu günümüz nihayet geldi dedi, herkesin bir soru sorma hakkı var, iyi değerlendirin, aklınızdaki sorunun cevabını alın. Biraz sonra tek tek içeriye alınacaksınız dedi ve seçtiği ilk kişi içeriye aldı. Çok az zaman geçmişti ki, içeriye giren yaşlı adam ağlayarak çıktı. Gözlerinden sicim gibi yaşlar dökülüyordu. Kimse nedenini soramadı. İçeriye giren, bazen gülümseyerek, bazen ağlayarak, bazen de tepkisiz bir yüz ifadesi ile çıkıyordu. Ay yüzlü genç delikanlı, bana bakarak sıra sende dedi bir anda şaşırdım, soracak sorum bile hazır değildi.

Herkesin, ömrü boyunca beklediği bir bilge ile beklemediğim bir anda karşılaşmıştım ama ne soracağımı dahi bilmiyordum. Aklımdan bir sürü soru geçti, merak ettiğim cevap aradığım, o bir sürü soruya yüzlercesi eklendi. İyice kafam karışmıştı. Haydi ne bekliyorsun diye bana seslenince kendime geldim.

Yamalı eski çadırdan içeriye girdim, içerisi çok loştu. Çadırın içinde, yerde arkası dönük, iki büklüm bir ihtiyar oturuyordu. Hırkası tamamen yamadan oluşuyordu. Selam verdim, dizlerimin üzerine oturdum. Sor bakalım sorunu evlat? Dedi.

Bir sorum yok dedim. Ama bana öyle bir şey ver ki tüm sorularımın cevabını kendiliğinden bulayım. Madem bu kadar bilgesin, bunu yapabilir misin peki?  Hiç planlamamıştım, bir anda ağzımdan bu cümleler çıkıvermişti. Bir süre sessizlik oldu. Böyle bir soru beklemiyordu her halde diye düşündüm

Sana vereceğim şeyi almaya hazır mısın dedi? Sesinde tatlı bir ahenk vardı.

Hazırım dedim. Neye hazır olduğumu bile bilmeyerek.

Sana vereceğim şey öyle bir servettir ki, aldığında sen artık karşımda oturan sen olmayacaksın. Bilmem almayı başarabilir misin?  Şu karşıda ki iki dağı geçeceksin, arkasında ilk karşına çıkacak köyde ki en yaşlı ağacın, en kalın dalında asılı olan anahtarı al getir. Bu elimde tuttuğum kutuyu o anahtar açar. İçindekiler senindir. Aklından geçen yüzlerce sorunun cevabı da buradadır. Sana yolculuğunda bir yoldaş vereceğim. Hiçbir şey senin gördüğün gibi değildir, senin asıl gayen anahtara ulaşmaktır. İşte yoldaşın bu cümledir. Şimdi çıkabilirsin, seni burada bekliyor olacağım.

Yamalı çadırdan çıkmıştım. Getireceğim anahtarla açacağım kutuda ne vardı, oldukça merak ediyordum. Heybeme bir somun, biraz su, bir elma koydum, hemen yola revan oldum.

İlk dağ yakın gözüküyordu ama git git bir türlü yol bitmiyor dağ bir türlü yakınlaşmıyordu. Gün doğmak üzereydi, güneşin ilk ışıkları gecenin karanlığını yararak çıktığında içimi büyük bir huzur kapladı. Yapraklarını kapatmış çiçekler, güneşin ışıkları yayılmaya başladığında, yapraklarını açmaya başlamış güneşi selamlıyordu. Kuşlar çığlık çığlığa uçmaya başlamıştı. Tüm tabiat, bambaşka gözüktü gözüme, büyük bir huzur kapladı içimi. İnsanlık için yaradılmış tabiat,  görevine hazırlanıyordu. Her şey bir tablo gibi gözüktü gözüme. Sanatçının muhteşemliğini gösteren bir sanat eseriydi, tabiat. Seyrede seyrede, düşüne düşüne yol aldım.  İlk dağa yaklaşmıştım. Yaklaşmıştım ki, ne göreyim? Muhteşem sarayların bulunduğu bir şehir. Her iki sarayın arasından, yemyeşil nehirler akıyor, nehirlerin üzerinde billurdan köprüler bulunuyordu. Çeşit çeşit meyvelerle dolu ağaçlar, ihtişamlı kıyafetler giymiş, her biri dünya güzeli kızlar ve erkekler etrafta dolaşıyordu.

Ufak bir erkek çocuğu, yakala diye bana koşarak bir kese attı.

Havada yakaladım, açtım ki içi altın, mücevher dolu. Arkasından seslendim, bunu niye verdin? Hoş geldin hediyesi dedi.

Bir anda insanlar etrafımda toplandı, seni bekliyorduk sultanım, hoş geldin sefalar getirdin diyerek, yerlere kadar eğildiler. Şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırdım. En gösterişli saraya buyur ettiler. İhtişamını anlatacak kelime bulunmayacak güzellikteydi. Kuş sütünün dahi bulunduğu bir sofraya geçtik. Öyle acıkmıştım ki. Tam elimi uzatacaktım, her yeri altından, yakuttan taşlarla süslenmiş üniformaya benzeyen kıyafet giymiş orta yaşlı biri yaklaştı. Uzun süredir sizi bekliyorduk, şehrimize hoş geldiniz, tüm halkınız emrinize amade efendim dedi. Bu şehir sizin, bu halk emrinize amade, tüm şehrin serveti size aittir dedi, eğildi.

Nasıl yani bütün şehir benim miydi?

Bu mal mülk, saraylar, çeşit çeşit meyvelerin bulunduğu bahçeler. Mutluluktan ne düşüneceğimi bilememiştim. Bir an kafama dank etti. Bilgenin sözleri aklıma geldi. Görevim vardı, bir niyetim. Benliğimin sultan olma hırsını, elimin tersiyle bir kenara attım. Hiçbir cevap vermeden koşarak saraydan çıktım, arkama bakmadan bir süre koştum. Nefes nefese kalmıştım. Başımı çevirdiğimde, uzaktan şehri görebiliyordum. Saraylar yerine, simsiyah derme çatma evler, meyve ağaçları yerine çalılıklar, nehirler yerine kurak toprak gözüküyordu.

İkinci dağa doğru yaklaşmıştım. Bir süre yürüdüm. Şehre girmek üzereydim ki, acıyla kıvrandım. Arkamda gülme sesleri duydum, baktığımda taş atan bir sürü insan gördüm. Kocaman bir taş kafama gelmişti. Beni yakaladıkları gibi iple bağladılar. Şehrin merkezine götürdüler. Şehir merkezinde bir sandalyeye oturttular. Herkes o kadar yoksuldu, o kadar hasta ve o kadar çaresiz, o kadar mutsuz gözüküyordu ki. Baş yöneticileri, karşıma dikildi. Burada hiçbir şey bulamazsın, çek git buradan dedi. Büyük bir yağmaya uğramıştı şehirleri, neleri varsa çalıp götürmüştü eşkıyalar. Tarlalarını yakmışlar, ambarlarını yağmalamışlardı. Umutları kalmamıştı hayatlarından. Bir çırpıda başlarına gelenleri ve yaşadıklarını anlattılar. Çık git bu şehirden dedi, verecek bir şeyimiz yok. Şehirden hızlıca çıkmak için koşmaya başladım.

Onlardan kurtulduğuma sevinirken, bu şekilde gitmek içimden gelmedi.

Ne pahasına olursa olsun, onlara yardım etmek, onlar için bir şey yapmak istiyordum. Cebime elimi attığımda, ilk dağ şehrinde köye girişte ufak bir çocuğun attığı altın kesesini fark ettim. Keseyi unutmuştum. Keseyi açtım içinde altınlar, elmaslar, pırlantalar türlü türlü mücevherler vardı. Hayatım boyunca rahat refah içinde yaşayabilirdim. Ama geri döndüm. Bu keseyle sadece kendi rahatımı sağlayabilirdim. Ama bu yoksul ve çaresiz köye derman olabileceğimi bilme duygusu, ruhumu çepeçevre sarmış ve sonsuz bir huzura gark etmişti.

İlk köyde, her şeye sahip bir sultan olma duygusundan daha huzurlu bir histi. Amacımın onlara zarar vermek olmadığını anlattım, hatta yardım edebileceğimi söyledim. Şehrin yöneticisine uzattım, bununla tekrar başlayabilirsiniz dedim. Gitmeyeceğim, size yardım edeceğim dedim. Birkaç ay içinde her şeyi birlikte toparladık, çok çalıştık ama herkesin yüzü gülmeye başlamıştı. Canla başla hizmet etmedeki yorgunluğum, her gülümseyen yüzde azalıyor, dinginleşiyordu. Ayrılma zamanım gelmişti. Çok yorulmuştum ama kalbim öyle huzur bulmuş, öyle arınmıştı ki daha önce tatmadığım duyguları yaşıyordum.

İki dağın ardındaki ağacı bulmak için yola çıkmıştım. Yürüyor yürüyor, bir türlü varamıyor ve bulamıyordum. Burada neler yaşayacaktım, endişeliydim. Karanlık iyice bastırmıştı. Sabah yola devam etmeye karar verdim. Uyumuşum. Deliksiz uyumuşum, sabah olmuş. Gözlerimi açtığımda daha önce hiç görmedim kadar geniş gövdesi olan bir ağacın altında uyandığımı fark ettim. Kafamı kaldırdığımda, en kalın daldaki anahtarı gördüm. Sevinçle tırmandım, anahtarı aldım, yüksekten korkuyordum, aşağıya atlarken gözlerimi kapattım.

Anahtar… Sıkı sıkı tuttuğum anahtar elimde, gözlerimi açtım. Açtım ama şaşkınlıktan dona kaldım.

Bilgenin bulunduğu yamalı kıl çadırın içindeydim. Bilge yüzünü bana doğru dönmüş, gülümsüyordu. Birinci dağın şehrinde dünyevi zevklerden, dünyevi güzelliklerden uzak durarak nefsini arındırdın evlat dedi. Gördüğün dünyanın kendisidir. Perde kalkarsa güzel zannettiğin her şeyin aslında seni cezbetmek için bir sınav olduğunu görürsün. Aldırış etmedin, niyetine yöneldin.

İkinci dağın şehri, dünyada ki yaşamındır. Zor olanı, yardımı, hizmeti seçtin, hizmet ettin, paylaştın. Huzura erdin, arındın. Bu anahtar da sıra, merak ediyorsun değilmi?

Bana öyle bir şey ver ki tüm sorularımın cevabını kendiliğinden bulayım demiştin dedi ve arkasında sakladığı kutuyu bana doğru uzattı.

Anahtarı kutuya taktım ve bir tur çevirdim. Kutu açıldı, kapağını kaldırdım.

İçinde bir anahtar vardı. Yine mi bir anahtar?

“Anahtar”ı elime aldım, daha yakından bakınca üzerinde ismimin yazdığını gördüm.

Şimdi kendi kilidini, kendinle açma zamanın geldi dedi. Her şeyin bilgisi sende. Kendine yönel. Kendine yolculuk yap, kendini bil. Kendi içindeki dağları keşfet, o dağları aş. O dağları aşarken ne yapman gerektiğini öğren. Sorularının cevabını öğreneceğin bilge sensin, senin ruhun. Soru da sende, cevap da sende. Sen talep ettiğinde daha önce bildiğin her bilgiyi hatırlamana yardım edecek. Soru sormak istediğinde ve yapmak istediğinin doğrusunun ne olduğunu düşündüğünde, nefsini, benliğini ve beş duyunu kapat, iyice dinle ve kulak ver. Fısıldayacaktır.

Aşk il Hu.

Sosyal Medyada Paylaşın:

3 yorum

  1. Canim arkadasım❤ Yine bir solukta okuyacağım bir yazı paylaşmışsin.Gönülden katilıyorum 😘ne guzel demişsin icimizdeki fisiltıya kulak vermeliyiz diye..😍💋😙👏

  2. Bence bu anahtardan herkeste olmalı. Kendine yönel. Kendine yolculuk yap, kendini bil. Çok güzel bir anlatım. Kaleminize sağlık…

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM