Sakine Şimşek
Sakine  Şimşek
canim-oglum1@hotmail.com
Acıların Karşısında Bardak Gibi Değil, Göl Gibi Olabilmek
  • 12
  • 24
  • 14 Nisan 2019 Pazar
  • 1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız
    Bu yazıya oy vermek ister misiniz?
    Loading...
  • +
  • -

Bardak Olmayı Bırak, Göl Olmaya Çalış

“Acıların Karşısında Bardak Gibi Değil, Göl Gibi Olabilmek” Okumaya başlamadan önce müziğin tınısı yüreğinize dolsun….


MARK ELIYAHU – “Coming Back”

Yaşlı bir Hint usta, çırağının sürekli şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyledi.

Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri
tükürmeye başladı. “Tadı nasıl?”diye soran yaşlı adama öfkeyle “Acı” diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle döküp,gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta aynı soruyu sordu:

“Tadı nasıl?”

“Nefis”diye cevap verdi genç çırak.

“Tuz tadı aldın mı?” diye sordu yaşlı adam,

“Hayır.”

Bunun üzerine yaşlı adam suyun kenarına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

“Hayatımızdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır ne çok! Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırab veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık acıların karşısında bardak olmayı bırak ve göl olmaya çalış evlat” (Bir Hint hikayesinden alıntıdır.)

İnsanoğlu; kendi ‘Öz Benliği’nden” uzaklaştıkça ondan kalan boşluktaki yerini giderek daha sağlamlaştıran ‘ Ego Benliği ‘ ile tıpkı kökleri yüzeyde ağaçların toprağa tutunmaya çalışması gibi yaşama tutunmaya çalışıyor.

Hangi ülkeye, hangi coğrafyaya giderseniz gidin veyahut dini,dili,kültürleri ne olursa olsun hiç fark etmiyor her tarafta görünürlüğü daha artan bir mutsuzluk hali mevcut.

Artık hemen hemen her yerden duyuluyor yaşanılan acıların bazen dayanılmaz, bazen ise yürek burkan çığlıkları…

Tüm sistemler insanoğlunun acılarını uyuşturması üzerine oturtulmuştur.

Özellikle de yüzyıllardır süre gelen çözümsüzlükler, suyun akamayan kısımlarının dere içinde bir kenarda birikip, kirlilik oluşturarak koku yayması gibi, insanoğlunun devamlı çözümsüzlükleri de nesiller aracılığı ile devralınarak geçmiş zamanın, yeni an içerisinde sürekli tekrarından dolayı bilinç tıkanıklığı oluşturur.

Yaşanılan bu insanlık dramı; çeşitli hazlar ve her çağın kendi özellikleri göz önünde bulundurularak, nefsin beslenip büyümesi hedefine uygun bir düzen ile sürdürülür.

İnsan mutsuzdur ve neden, niçin ?

Sorularına verilen tüm cevaplar bu mutsuzluğun yok olması için yüzeysel zihinler tarafından yine yüzeysel etkenlere dayandırılarak verilir.

Çözüm odaklı sunulan türlü türlü uyuşturucularla ki bunlar medya, diziler, kalabalık yalnızlıklar, madde bağımlılıkları , bağımlı sevgiler( adına her ne kadar sevgi diyemesekte) , samimiyetsiz birliktelikler, paraya odaklı yaşam, paranın üstünlüğü, zenginliğe teşvik , her toplumdaki öz değerlerin yıkılmasını meşrulaştırma, özgürlük gibi kavramların nefsin hizmetinde
sevgi bağlarını yıkıcı hale getirip, insanları zevk odaklı yaşama mahkum etme vs. vs. saymak ile bitiremediğim tüm bu sözde huzur vericiler çeşitli süslü maskeler giydirilerek, kişilerin aslında hep kendilerinde var olan en önemli şeyi bilmemesi, onu keşfetmemesi için sunulur.

Peki kim bu bilinmemesi gereken?

Tabii ki ‘Öz Benliği’!…Yunus’un “ bir ben var bende benden içeri dediği ‘Ben‘ …Sonsuzluğun içinden sonlu fizik beden ile görünür olmuş candan öte can…

Her gün güneş olsa, yaşam yok olur. Yağmur, güneşin teridir. Onun yorgunluğunun ardından gelen vedanın hüznü gibidir her damla..

Hayat verir, hayat çoğaltır..

Her gün mutlu olmayı istemek, her gün zevk alınan şeylerin devamı, haz odaklı yaşam kalbi yaşatmaz, tam tersi öldürür.

Acılarda en az mutluluk, zevk ve haz kadar önemlidir. Gözlerdeki her bir damla, içerinin kirini,yükünü dışarıya taşır. Acılar, kabule geçiş için fırsat, şükrü dilden alıp gönüle taşıyan kervan, yaşam yolculuğumuzun gerçek amacını hatırlatan kısa ya da uzun silkeleniş zamanları, nefs benliğimizin
mekanik esaretinden, öz benliğimizin devamlı huzuruna açılan kapının zilidir.

Acıyı yadsımak,

Acıyı yok saymak ya da onun ile yüzleşmemek , savaşmak yerine onun öğreticiliğinden yararlanıp içimizdeki bilgenin uyanmasına olanak tanımalıyız.

Acıların bağımlısı olup, onun ile bütünleşmekte bir başka yanlıştır. Etrafta muhakkak şahit olmuşsunuzdur, sürekli acılı hikayesine tutunan, hatta ve hatta acılı hikaye yaratmakta ustalaşmış kişilerin varlığına. Siz ne kadar teselli edip, konuşup çözüm gösterseniz de bu durumdan rahatsız olup daha fazla acılarına tutunur, kendilerini dinleyen bir başka kulak bulmada da hiç gecikmezler.


Genellikle, acılarını kullanarak karşılarındaki kişilerden aldıkları ilgi ile var olduklarını daha güçlü hissettiklerinden, o ilgiye bağımlı hale gelip, bilinçsiz bir şekilde bilinçsizlikte kalmada ısrar ederler.

“Acıların Karşısında Bardak Gibi Değil, Göl Gibi Olabilmek” Yaşam olduğu gibidir

Yaradan’ın yarattığı her şey başımıza gelen her olay, tanıştığımız her insan, durumlar,olaylar muhteşem bir nizam içerisinde, gerekliliği sorgulanmadan mutlaka bir nedene dayanır.

Bedenimiz sağlıklıyken onu unutarak her ihanet edişimizi, hastalandığımız an’da telafi etmeye çalışırız değil mi? Bir yerimiz ağrıdığında ağrıyı önce uyuşturmak için ilaçlar kullanırız ama başarılı olamadığımızda soluğu doktorda alırız. Doktor nasıl ki “Bana ağrını tarif et ve ağrıyan yeri göster?” diye sorduğunda bu soru aslında iyileşmeye giden yolun umut dolu başlangıcıdır.

Şifa

Bedenimizdeki her organın şifalanması için ayrı bir tedavi uygulanır. Her ağrının kendince bir çilesi ve her çilenin de ona göre sabrı, tedavisi vardır. Diş ağrısı bir başka, kalp ağrısı ise daha bir başkadır. Bacağınız için başka bir tedavi, gözünüz için bir başka tedavi metodu vardır. Yaşamda da bu böyledir.

Acıyı uyuşturmak için neyi kullanırsanız onu daha çok çoğaltır, kendinizi yok edersiniz. Nasıl ki canı çok yanan bir kişiye sürekli morfin verildiğinde sadece uyuşur ve morfinin bağımlısı olur, bu durum aynen buna benzer.

Acıyan yerin neresi?

Yaşam yolculuğunuzda içerisinde acınızı morfinsiz yaşayın ki tam olarak nereden geldiğini, yerini bilin. Unutmayın doktorun ilk sorusu budur; ” Acıyan yerin neresi?” Aşk acısı, ölüm acısı, dost ihaneti, ayrılıklar, yalnızlıklar…

Bana acıyan yerinizi gösterin! Onu tarif edin ve sonrasında tam teşhis gelsin ki bir daha aynı acıyı defalarca kere yaşamayın. Ne yaptınız da, hangi rol seçiminizde karşınıza kim ya da kimler gelip neleri getirdi?

Aldatılan olmayı seçtiniz de aldatanlar mı hayatınıza geldiler! Hangi aynı davranış ısrarında farklı sonuçlar bekleme aldatmacasındaydınız?

Sevdiğinizi söylerken gerçekten ne kadar samimiydiniz?

Hangi beklentiniz sizi yolda bıraktı? Verebilen olmanın üstünlüğünü, almanın önüne koyabildiniz mi? Geçmişte hangi can’ı gözünde yaş ile bıraktınız? İyi niyetinizin içerisine akıl süzgecini koyabildiniz mi? Sebebinde, sonucunda aslında yine kendiniz olduğunu algılayabildiniz mi? Kendi sorularınızı sorun kendinize!

Ne yaşadıysanız ya da ne yaşıyorsanız bilin ki verilmemiş cevapların sorulmamış sorularından size gelmektedir!

Acılar, bir damla birikimi iken göle dönüşmüşlerse bilin ki siz onların içerisinde küçük bir bardak olarak bulunmayı seçmiş ve aynı bilinçte zamanın geçmesine aldırmaksızın geçmişin tekrarında var olmaktasınız.

Eğer ki bilinciniz, içerisinde tuzun tadının yok olduğu göl gibi acıların tatsızlığını tatlılığa çevirecek kadar büyükse, işte o vakit bilmelisiniz ki acılarınız can yakarak girdikleri bilincinizin içerisine “Öz Bilincin” bilge tohumlarını eken öğreticiye dönüşmüş ve aynı zamanda sizi de dönüştürmüşlerdir…

Acıların karşısında bardak gibi değil, göl gibi olabilmek…


Bana Beni Bilen Bir Ben Lazım kitabımın yorumu ve satın alma linki için Ahu Zabun’un yazısına göz atabilirsiniz.

Bir sonraki yazıma kadar; “Yolunuz aşk, dergahınız sevgi olsun.”

Bana Beni Bilen Bir Ben Lazım

Bana Beni Bilen Bir Ben Lazım kitabımı almak için tıklayınız.

Sosyal Medyada Paylaşın:

12 yorum

    • Çok teşekkürler Ahu Hanım Okuyan herkese şifa olması dileğiyle ve ayrıca sizlerle birlikte olduğum için oldukça mutluyum. 🙏🌹

  1. Bize verdiğiniz çok degerli bilgi . Bizler çok dar alanda beynimizi işletiyoruz . Bunun hayatımıza kattığı olumsuzlukları düşündüğümüzde, hastalık olarak ortaya çıktıgını görebiliyoruz. Aslına döndüğümüzde çok boş olayları kendimize sorun edinip hastalığa bir adım atıyoruz. Bu yanlış gidişatı göl kenarına giden çırak net bir biçimde açıklıyor . Belleğimiz çok geniş sorunlar hayatımızda tabiki olabilir. Yoksa hayatın bir anlamı olmaz. Ama ufak sorunları hayatımızın merkezine yerleştirmek bizleri hasta yapar .

    • Teşekkürler güzel yorumunuz için. Yaşamın içerisinde sürekli sızlanırken farkında olmadan yaşamı ve elimizde olanları kaçırıyoruz. Söylediğiniz gibi tıpkı hikayedeki çırak misali…

  2. […] Kendi değerini bilmeyen insan, neyin değerini tam olarak bilebilir ki? Değişken “Benliklerinin Kölesi “iken, elde ettiği seyler onun içerisindeki acıyı bastırabilir mi? Bir köle neye sahip olursa olsun, sonuçta bir köledir. Özgürlüğüne kavuşmadan sahip oldukları ile anlık mutluluklar yaşasa bile, içerisinde bitmeyen mutsuzluk ve tatminsizliğin acısı bulunacaktır. Sürücüsü olmayan bir at arabasını, gelişi güzel istediği yöne götüren atlar gibi, benliklerde efendi olup, kendi çıkarları doğrultusunda sürükler insanı. Efendi, her koşula göre sürekli değişen benlikler olmuşken, gerçek efendinin varlığından habersiz mekanikleşmiş insan; yaşamın içerisinde bir o yana bir bu yana savrulan at arabasından farksız olamayacaktır. […]

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
reklam
  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM
Sıla Nazlı Sözkesen: Çok sağoooll😊😊
2019-11-22 13:32:11
Sıla Nazlı Sözkesen: Teşekkür ederim Özgürrrr🤗
2019-11-22 13:31:31
2019-11-22 13:25:42
Sıla Nazlı Sözkesen: Teşekkür ederim ❤❤
2019-11-22 13:16:16